18 Kasım 2011 Cuma

3 Kasım 2011 Perşembe

Gün Eksilmesin Penceremden

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!

Cahit Sıtkı Tarancı

2 Kasım 2011 Çarşamba

Ayna

Bilinmezindeyim hayatın, çirkinliğinde
İçimdeki güzellikle, tezatındayım sonra.

Telafisizliğindeyim hatalarımın
Pişmanlığın ateşindeyim ve de.

Bir tek bende değilim,
Beni dağıttım.

Öldüm, ölmeyi bayılmak sandığımdan değil ya,
Bensizlikten...
Canım yanardı ölmeseydim, belki delirirdim
Öldüm...

28 Ekim 2011 Cuma

Şiirler Şarkılar Güzel Söyler :)

"... İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar?
     Düşsün suya yer yer, erisin eski zamanlar
     Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar..."

     Behçet Kemal Çağlar

24 Ekim 2011 Pazartesi

Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları III- Eskilerden

Merhaba, ben Eylül, otuz yaşında bir kadınım. Çok, çok uzun süredir hastaymışım; haberim yoktu. Olmayacaktı da belki, onunla tanışmasaydım.

Bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyordum, daha doğrusu biliyor olmalıydım ki yıllardır bir değişim çabası içindeydim. Bu uzun sürede değişen çok şey olmuştu hayatımda ve bende, ama sanki esas değişmesi gereken şey, ya da değiştirmek istediğim şey aynı kalıyordu. Tüm çabalarıma rağmen... Bir türlü bana iyi hissettirecek şeyin ne olduğunu bulamıyordum.

Değiştirmeye odaklanmıştım. Aslında odaklanmayı geçmiş, takıntı haline getirmiştim değişmeyi ve iyi-mutlu-özgüvenli hissetmeye çalışmayı. Çok, çok yıllar geçti. Okullar bitti; sıralar, sınıflar ve arkadaşlar kaldı gerimde. Farklı binalar ve farklı şehirler... Ofisler sonra, birkaç iş yeri, çalışma arkadaşları, flörtler... Hepsi akıp gitti. Hızla akan bir nehrin içinde fazla kaygan bir taştım, hiçbir şeyi durduramıyordum, her şey üzerimden, yanımdan akııııp gidiyordu.

Defalarca yazılar yazdım, irdeleme yaptım bir sürü. Konuştuğum, anlattığım da oldu. Kendime sorular sordum. Cevaplar buldum bazen. Ama düğüm çözülmedi, neyse o haliyle kaldı içimde. Belli bir zamandan sonra durdum. Artık sorular, cevaplar, değişimler, değiştirmeler pek de anlam ifade etmiyordu. Yorulmuştum çünkü. Sıkılmıştım zihnimin çirkinliğinden ve düzelmeme inadından. Bıraktım... Ya da bırakır gibi yaptım; malum boşverebilir insan, ama yine de zihnine  yerleşmiş  takıntıları uzaklaştırması kolay olmuyor.

Böyle iki-üç satırda anlatıyorum mutsuzluğumu, bir türlü kendi hayatıma yerleşemeyişimi, ama tüm bunları düşünürken, yaşarken; çevremdeki insanlar da üzülüyor, seviniyor, haksızlığa uğruyor, mutlu oluyor, aşık oluyor, özetle yaşıyordu. Bir sürü, bir sürü şey oluyordu işte. Ne çok şey oluyordu. Sessiz kaldığım, belki de fark bile etmediğim kötülüklere maruz kalıyordu insanlar. Canları yanıyordu. Paylaşamadığım mutlulukları oluyordu. Bense her gün günaydın dediğim, yüzyüze geldiğimizde ezber bir gülümsemeyle selamladığım için yakın olduğumu sanıyordum insanlara. Hayat tüm yoğunluğuyla ilerliyordu.

Tüm bu kör arayış onunla sona erdi. Bana zorla, inatla, sabırla ve delice çabalayarak kanıtladı nasıl da tutunmadığımı hiçbir şeye. Görmediğimi, duymadığımı, hissetmediğimi anlamamı sağladı. Göstererek, duyurarak ve hissettirerek nasıl bir hastalık taşıdığımı. Umursamazlık hastalığı, gözlerini kendinden ayırmama hastalığı, bencillik hastalığı, sevgisizlik hastalığı. Tüm bunların birleşimi bir "yaşamama" sendromu belki. 

Bıraktım...Bir yol ayrımındaydım, ya onunla gidecektim hastalığımı teşhis edenle tedavi edecektim kendimi ya da inkar edecektim, saçma bulacaktım "Ben buyum, bu hastalık değil!" diyecektim. Gittim...İlk kez benliğim diye bildiğim her şeyimi çıkarıp üzerimden ateşe attım ve onun eline sarıldım. Şimdi birlikte ilerliyoruz yolumuzda, ilaçlar buluyoruz birbirimiz için. Sanmayın ki tek hasta benim, onun da var teşhise, tedaviye ihtiyaç duyduğu sancıları. Ama en azından varız, varım; ve yaşamın bir bileşeni, bir parçası, bir vidası, bir şeyleri olabiliyoruz birlikte.  Eh, geriye hayatı ya-şa-mak ve keşfetmek kalıyor, o da şimdi her zamankinden daha zevkle :).

22 Ekim 2011 Cumartesi

Bir Parça Bizimkiler de Nasip Alır Umarım Bir Gün

Temize Çekilen Facebook Notları VIII

KOCAKARI İLE ÖMER

Yok ya Abbâs'ı bilmeyen, kimdi?...

O sahâbîyi dinleyin, şimdi:


"Bir karanlık geceydi pek de ayaz...

İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyân,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a'râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...

Gel beraber, benimle, üç beş adım.


Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...

Şu yatan beldenin huzûruna bak!

O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor bî-haber içerdekiler

Geçmedik en harâb bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

- Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...

Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selamı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

- Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

- Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...

- O halde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

- Yemek mi? Çömleği sen,

Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

- Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...

Tek erkeğin de mi yok?

- Hepsi öldü... Kimsem yok.

- Senin midir bu küçükler?

- Torunlarım.

- Ne de çok!

Adam, Emîre gidip söylemez mi hâlini?

- Ah!

Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

- Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?

- Ya ben yetîm avuturken Emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

- Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

- Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medîne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...

"Gazâ! Gazâ!" diye git, soy cihânı, gel paylaş!


Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;

- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,

Ömer! Savâik-i tel'în olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:

O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!

- Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...

- Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!

Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,

Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle...

- Haklısın, teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.

- Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?

- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!

Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!

Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer Halîfe iken başka kim çıkar mes'ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?


- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?

Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!

Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

- Uzak mı yol? Daha çok var mı?

- Ancak üç beş adım.


Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı,

Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: ocak

Hemen sönüp gidecek...

- Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ yı târumâriyle,

Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nûrundan!


Ocak tutuştu, yemek pişti;

- Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim...

- Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!

Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...

Dedim:

- Sabâh oluyor kalkalım...

- Evet, haydi!

Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.


Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık.

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halîfe'nin evine.

"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."

Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.

Etti az sonra subh-i velveledâr

Uyuyan şehri kâmilen bîdâr

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

- Galiba, teyze, uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin değil mi beni?

- Böyle göster fakat adâletini.

Mehmet Akif

21 Ekim 2011 Cuma

Ve Bir Türkü

Temize Çekilen Facebook Notları VII :)

Gönül gel seninle muhabbet edelim,
Araya kimseyi alma sevdiğim,
Ya benim kimim var kime yalvarayım,
Kaldır kalbindeki karayı gönül.

Dünya için gül benzini soldurma,
Halden bilmeyene halin bildirme,
Tabip olmayana yaran sardırma,
Azdırırsın bir gün yarayı gönül.

Derviş Ali’m öğüt verir özüne,
Gönül lütfeyledi geldi sözüme.
Azrail konarsa göğsün düzüne,
O zaman beklemez sırayı gönül.

(Ben Sebahat Akkiraz'dan dinlemiştim ilk.)

Okumuş Bir İşçi Soruyor

Temize Çekilen Facebook Notları VI :)

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?
Atlantid’de, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.
Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalıları Sezar?
Bir ahçı olsun yok muydu yanında onun?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası acaba ağlamadı mı?
Yedi Yıl Savaşı’nı ikinci Frederik kazanmış ha?
Yok muydu ondan başka kazanan?
Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kimler zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
Ama ödeyen kimler harcanan paraları?
İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.
Bertolt Brecht
(Çeviren: A.Kadir) 

Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları II

Acemi bir yaşamak çabası... Beceriksiz, dağınık çalışmalar... Sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı... Çok daha iyi olmalıydım, daha iyi, daha iyi!.. Nereye kadar?

Her şey farklı olabilirdi, babamın anlık karar verme nöbetleri olmasaydı. Ama zaten belki de çoktan bozulmuştu çocukluk büyüsü, belki de patlayacağı saat belli bir bombaydı hayatım. Ben sadece hareket ettirildiği için patladığını düşünmüştüm. Yer değiştirmeye yıkmıştım hayatımın bombokluğunun tüm suçunu.Oysa belki de tüm suç tanrıçalık sanrımdaydı. Buydu belki de kuran bombamın saatini, diğer insanlardan daha yukarıda görmemdi kendimi. . Nasıl bir kast sistemiydi ki hayat, beni yukarılara koyuyordu? Ne anlam ifade ediyordu en üstte olmak ve ne anlam ediyor şu an, en dipte?

Hayatım sorunsuzca aksaydı bugüne dek, çocukluğumdaki gibi yani; ve uçurumlar açmasaydım insanlarla aramda, tüm bunları sorguluyor olacak mıydım?

Seçmediğim şıkların sonuçlarını hiçbir zaman bilemeyeceğim, değil mi?

20 Ekim 2011 Perşembe

Aldanma Cahilin Kuru Lafına

Temize Çekilen Facebook Notları V :)

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır.
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu, hedefi, yolu yalandır.

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter, diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal'olmaz
Peteksiz arının balı yalandır.

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır.

Cahil okur amma alim olamaz
Kamilik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır.


Aşık Veysel Şatıroğlu  

Böyle Baba Adayları Görmek İstiyoruz :P

Temize Çekilen Facebook Notları IV :)

itiraf.com'dan:

'Karım 6 yaşındaki kızıma ufak ufak ev işleri yaptırıyor. Sebebi büyüdüğünde ev işlerine alışık olup zorluk çekmemesiymiş. Aldım kızımı karşıma, bu işleri yapmamasını söyledim. Kadınların bu köle hayatına daha küçükken hazırlandığını, onun yapabileceği işleri bir erkeğin de yapabileceğini, hayatın müşterek olduğunu anlattım. "Ezdirme kendini kızım." dedim. Erkeklerle kadınların her platformda eşit olduğunu onun anlayabileceği şekilde anlatmaya çalıştım. Kızım bunu yaşayarak öğrensin diye elimden geldiği kadar bunu görerek ögrenmesi için evde aynı şeyleri ben yapıyorum. İleride kendini bilmez bir öküzün onu incitmesinden çok korkuyorum. Kızım büyüdükçe ateşli bir feminist oluyorum sanırım.'

Karışık

Temize Çekilen Facebook Notları III :)

Hayat tramvay gibidir... Tam yer bulmuş, oturacakken bir de bakmışsın son durağa gelmişsin.
(Camillo Barbaro)

A whole life reduced to ashes...
All you can do is playing along in life and hope that sometimes you get it right.
(Dexter)


Siz hiç bağıran sarraf gördünüz mü?
Zerzevatçı bağırır ama kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
Düşünenler bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez.
Düşünemeyenler hep kavga halindedir...
(Yılmaz Mazlumoğlu)

Martin: Yaptıklarımız yanlıştı ama hislerimiz doğruydu.
Helen: Eğer böyleyse, çok kötü. Çünkü hayat yaptıklarımızdır.
(1959 yapımı The Wonderful Country filminden alınan bu "altyazı" okurum Fevzi Güzeloğlu'ndan geldi. Teşekkürler.)
(Haşmet Babaoğlu)

Cemil:Ne yapıyor bunlar?
Âzem:Sefaletimizin resmini çekiyorlar.
Cemil:O kadar tarihi güzel yerlerimiz varken burayı neden çekiyorlar?Mani olalım.
Âzem:Biz sefaletimize mani olacağız. Bi gün gelecek onlar bizim sefaletimizin resmini çekemeyecekler.
(Arkadaş, Yılmaz Güney)

Zehri miktar doğurur. (Latin atasözü)

Erbab-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar, Rencide olur, dîde-i huffaş ziyâdan.
(nakıs:eksikliği olan,  dide: göz,  huffaş:yarasa,  ziya:ışık)
(Ziya Paşa)

Milliyetçilik, ulusal sınırları içinde yaşayan bütün yurttaşları dil, din ve sınıf ayrımı gözetilmeksizin insanca yaşatma amacının adıdır. Halksız milliyetçilik olamaz.(Uğur Mumcu, Çağın Suçu)

Tagore'dan

Temize Çekilen Facebook Notları II :)

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti...
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlu korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden,sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
kirpiler ve kaplumbağalar gibi..

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış bu sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?

Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığım, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki,
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
Yaralansak...
Ne olur bir darbe daha alsak?
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek, risk alsak, yanılsak...
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özledigimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.

Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi..?

Nesimi’den

Temize Çekilen Facebook Notları I :)
Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eynime
Ar-ı namus şişesini
Taşa çaldım kime ne?

Sofular haram demişler
Aşkımın şarabına
Ben doldurur, ben içerim
Günah benim kime ne?

Kah giderim medreseye
Ders okutur hak için
Kah giderim meyhaneye
Dem çekerim aşk için

Kah çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Kah inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni

Nesimi’ye sorsalar
Yarin ile hoş musun,
Hoş olayım olmayayım
O yar benim kime ne?

16 Ekim 2011 Pazar

Dust in the Wind

Gecenin planı belliydi; önce bir klasik müzik konseri, ardından da eve dönüp ders çalışmaca… Ne oldu, nasıl oldu da kendimizi konser çıkışı Boğaz’ın karşısında, elimizde biralar, hayatın var ya da yok olan anlamı üzerine konuşur bulduk, bilmiyorum. Dünya, evren, çoklu evrenler, din, çaba, “ne için?” sorusu…

Varmadı tartışmamız bir yere, neyse ki artık hiç kimsenin hiçbir yere varamayacağını biliyorum söz konusu yaşamı anlamak olduğunda.Nihayetinde son durağa, esas hedeflediğimize- neden burada olduğumuzu çözmeye, ulaşamayacağımızı anlayıp çoğumuz herhangi bir durakta iniyor işte. Belki kimi en yakın durağı seçiyor, yaşama başladığı durağa en yakın olanı…Kimi bir süre sonuna kadar gideceğim diye direniyor ve sonra artık yorulduğunu anladığı durakta iniyor. Kimisi de o durakta inecek birinin peşine takılıyor. Durağını manzarasına, güzelliğine, kendisine verdiği zevke göre seçenler de var. Ha bir de benim gibi yolculukta direnenler var. O durağın hiç gelmeyeceğini biliyorlar ama yine de daha çok durak görmeliyim diyorlar.Belki taşıdıkları bir umut yüzünden. Neyin umudu? Bir aydınlanma, bir farkındalık, bir mucize; kim bilir?! Hayatla ilgili anlamsız bir iyimserlik… Sanki hayatın onca umursamazlığını, kötü-iyi, başımıza gelen her şeye karşı takındığı o etkilenmemişlik tavrını hiç görmemişim, hiç canım yanmamış, hiç “Adalet yok, niye?”* dememişim gibi taşıdığım bir his…

O yüzden bu şarkı benim gibi hiçbir durakta inmek istemeyenler için gelsin. Kim bilir belki de “küçük aptallarız” ve kendimizi böyle avutabiliriz, sanatla, bilimle vesaire…
I close my eyes
Only for a moment, then the moment is gone
All my dreams
Pass before my eyes, a curiosity.
Dust in the wind
All they are is dust in the wind.
Same old song
Just a drop of water in an endless sea
All we do
Crumbles to the ground, though we refuse to see.
Dust in the wind
All we are is dust in the wind.
Now, don't hang on
Nothing lasts forever but the earth and sky
It slips away
And all your money won't another minute buy
Dust in the wind
All we are is dust in the wind
All we are is dust in the wind
Dust in the wind
Everything is dust in the wind
Everything is dust in the wind
The wind…
(Orijinalini Kansas söylemiş ki bence de o en iyi hali şarkının…)
* Birhan Keskin’in Enstrümantal şiirinden bir dize.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Beylik Şiir

 

Daha önce yazmalıydım,

Ruhum coştuğu zaman mesela.

Canım kahve-sigara istediğinde,

Yaşamak gerçek geldiğinde ya da.

Ama şimdi değil.

Şu an içim soğuk,

Zihnimde bilinmeyenlerin ağırlığı…

Daha önce yazmalıydım.

Bir sevgilim varken belki,

Tekrar tekrar görmek istediğimde birini,

Dünya renklendiğinde ya da…

Ama şimdi değil.

Şu an duygularım yitik,

Zihnimde kibirden bozma yaralar…

Daha önce yazmalıydım.

Bir kitap ruhumu kamaştırdığında,

Ya da bir melodiyi eritirken içimde,

Ufak bir zaferin sarhoşluğunda belki,

Ama şimdi değil.

Şu an hayat donuk,

Heyecanlarımı çalmışlar mı ne!

Daha önce yazmalıydım…

3 Eylül 2011 Cumartesi

Bir Yıl Sonra

Bir hafta sonra tam bir yıl olacak ben Türkiye sınırlarına gireli. Ne de özlemiştim Türkçe konuşmayı, okumayı, duymayı... İnsan ilişkilerinin esnek kurallarını, yemekleri, güneşli günleri ve berrak gökyüzünü... Bireyselliğin sınırlarını yer yer aşabilmeyi, söz konusu dostun olduğunda... Ve daha birçok şey muhtemelen, şu an hatırlamadığım...

Ama bugün elime geçen Hollanda kültürünü anlatan kitapla da şunu çok net fark ettim ki orada olmayı da özlemişim bu yıl içinde. Din ve inançlar, hayat görüşleri hakkında rahatça konuşabilmeyi, istediğim saatte istediğim yere kadın başıma(!) gidebilmeyi, bir dükkanda sıramı yitirmekten korkmamayı çünkü benden sonra gelen birine tezgahtarın o kişi ne derse desin bakmayacağını bilmeyi, birey olarak tercihlerime saygı duyulduğunu görmeyi çok ama çok özlemişim.

Türkiye'de yaşamaya karar verdim, evet. En azından bir süreliğine... Ama Hollanda'dan edindiğim ve sevdiğim izleri taşıyabilecek miyim burada? Kendim olabilecek miyim, özgür olabilecek miyim? Yoksa toplum beni ezmesin diye uğraşırken yitirecek miyim benliğimi? Bir Çetin Altan deyişiyle enseyi karartmayayım. Sadece bilincim açık olsun, yitirmezden evvel yakalayayım kendimi.

Ah, ne olacak bizim bu ülkeyle imtihanımız?

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Kızlar Okula mı, Kocaya mı?

Annemin köydeki dayısı iki gün önce vefat etti. Bu gece onun Tebarekesi`ne gittik ailecek. Dualar bittiğinde dayının 12 yaşındaki torununun yanına gittim. Annesi de oradaydı, "Okusun çok istiyorum." dedi. Ben de oturduğumuz süre boyunca motive etmeye çalıştım onu, çok zor gelmedi, kendisi de bir hayli istekli olduğundan. Ama yine de endişeliyim. Ben İstanbul`a basıp gittikten sonra, bir dönüp de onu lise terk bulmaktan ya da buraların deyimiyle kocaya kaçtığını duymaktan korkuyorum. Şimdi düzgün bir ev ve güzel bir araba hayalini kuruyor gelecek için. Ama nasıl elde edeceğini bilmiyor bunları, ne olacağını bilmiyor, ne iş yapabileceğini, düzgün bir işi olması için hangi okulu bitirmesi gerektiğini. Aslında pek çok şey bilmiyor okumaya dair. Sıkıntı şu ki aileler de bilmiyor. Anadolu lisesini bilmiyor, bir meslek sahibi olabilmek için başka hangi liselere gidebilir bilmiyor. Bu anne-baba çocuğunu nasıl yönlendirecek? Türkiye kim bilir kaç köyde, kaç çocuğunu yitiriyor böyle? Çocuklarına, gençlerine, vatandaşlarına sahip çıkmayan bir devletin anlamı var mı? Her şey çok farklı olabilecekken kötü oluyor, insanlar kendilerine bir hayat yaratamadan veda ediyorlar hayata.

Ne yapabilirim diye düşünüyorum, ama o kadar sık karşılaşıyorum ki bu durumla. Kuzenlerimde, uzak akrabalarda, komşularda...Aileler o kadar habersiz ki eğitim-öğretim işlerinin nasıl yürüdüğünden. Ben kaç kişiye yol gösterebilirim? Belki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği`ne ya da TEGV`e yazmalı bunu. Birilerinin velilere ulaşması gerekiyor. (Zaten çok şey bilmeyen velilerin kafası sürekli değişen sistemle daha bir allak bullak!) Tüm aile, tüm ülke eğitime ihtiyacımız var. Biz "Eğitim şart!"ı bile tiye almayı başardık, ama esaslı bir eğitim seferberliği gerekiyor daha iyi bir ülke için. Peki neden başlamıyoruz bir an önce? İşte bunu bilmiyorum... Aslında ülkenin dümeninde olanlara sesimizi duyurmamız lazım, yüzeysel gündem tartışmaları değil; TC vatandaşları nasıl kaliteli yaşamlara kavuşurlar, ona dair fikir yürütmeleri istediğimize dair.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları

Kelimeler yalnızca sana mı ait sanıyorsun, sırf onları daha uzun süredir tanıyorsun diye benden?

Kendimi bırakmak istiyorum evet. Tüm varlığımı evrene salıvermek ve ne olacağını izlemek. Ama bırakamıyor ki insan kendini. Çünkü bırakınca hiçbir şey olmuyor. Hiçbir sürpriz yapmıyor evren ve zaten az olan zamanımın daha da hızlı tükendiği gibi bir yanılsama yaratıyor üzerimde.

Liseden kalma bir dosyamı karıştırdım geçenlerde. B.’nun yazdığı mektupları buldum onca kağıt arasından. Tanrım, ne çok yazmışız. Hatırlıyorum neredeyse her ders yazıştığımızı ve genelde ne kadar sıkıldığımızı ve hayatın bize iyi davranmadığını dile getirişimizi bu mektuplarda.

Cümleler kuracağım. Cümleler ya da başkalarının cümlelerinin zihnimde bıraktığı tortular... Bunları tüketene kadar yazacağım, yazacağım, yazacağım. Ve sanki tüm yüzeysel, papağan cümlelerimi bitirdikten sonra ancak benim cümlelerim gelecek.

Bazı insanlarla konuşmayı çok seviyorum. Saatlerce konuşabileceğim insanları seviyorum tersinden de bakarsak. Geçenlerde “Hangi tavrın bana ait olduğunu bilmiyorum.” gibi bir cümle kurdum M’ya. Çünkü sanki çocukluğumda zihnime yerleşmiş korkular, başkalarından kalma doğru ve yanlışlar; şu anki bana ait değilmiş gibi bir algım var (Onlardan kendimi arındırmam, kurtarmam gerekiyormuş gibi). Çok nadir oluyor, çünkü kendi kendini fazla beğenen bir zihnim var, ama M “Tamam da, o kadar zamandır deneyimlediğin şey zaten senin parçan olmuştur.” dediğinde kalakaldım. Ben çelişkilerim miyim biraz da geçmişten getirdiğim, yoksa çelişkilerimi çözümlediğimde mi gerçek ben ortaya çıkacak? Belki gerçek ben diye bir şey de yok. Sürekli yıkılıp tekrar yapılan bir ben var. Devamlı yarattığım bir ben, sonra vazgeçtiğim ve tekrar başka bir şekilde yarattığım… Bu yüzden belki de çelişkilerim yalnızca bir benin parçası, ama kim bilir belki de yarınki benin değil. Bu kadar keskin bir yok oluş olmayabilir de tabi, belki doğanın geçirdiğine benzer bir evrim benim benliğim için de geçerlidir, eğer öyleyse muhtemelen sizinki için de J.

28 Ağustos 2011 Pazar

Barış Üzerine

Barış...
Huzur...
Yaşama sevinci...
Mutluluk...

Bu dört kelimeyi okurken bile üzerinize bir sakinlik, ılık bir his çökmedi mi; tatlı renkler yerleşmedi mi zihninize?

Savaş...
Çatışma...
Bezginlik...
Mutsuzluk...

Peki ya bunlar, bu çirkin dörtlü; bol siyahlı, grili, dikenli telli bir resim getirmedi mi aklınıza? Parçalanan insan bedenleri ve kan...

Her gün, her an istiyorum ki hayatın hakkını vereyim (verelim). İlk yazdığım dörtlü hakim olsun hayatım(ız)a, tabi bir de sevgi. Belki unuttuğum daha nice güzellik... Neşe rüzgarımı(zı) sürdürebileyim (sürdürebilelim) istiyorum. Az çok beceriyorum da. Ama insan kendinden ibaret değil ki. Ailesi var, dostları var, komşuları, şehri ve ülkesi var, dünyası var... Ve üniversiteden bir hocamın dediği gibi, hayat zaten sadece insanlarla var. Peki ama ben güzel duyguları yaşarken, çirkin dörtlüyü yaşayanlar; savaşa, çatışmaya, bezginliğe, mutsuzluğa maruz kalanlar... Bunları duyan ben, görmesem de nasıl devam edeyim neşeli kalmaya, mutlu kalmaya... Nasıl devam edeyim, şık döşenmiş bir kahvede içtiğimden zevk almaya, kendime bir gelecek planı yapmaya nasıl devam edeyim yaşıtlarım ölürken; güzel, renkli kıyafetler nasıl giyeyim, nasıl ilk kez topuklu ayakkabı giydim diye mutlu olayım? Hayatı ufak ayrıntılar güzelleştiriyorsa, ben nasıl suçluluk duymadan bu ayrıntılarla mutlu olayım? Bilirken hayat bu değil, en azından herkese bana göründüğü gibi değil.

Barış... Anlamakta güçlük çekiyorum. Düpedüz anlamıyorum aslında. Kim, ne istiyor? Herkes barışın peşinde hesapta. Ama kimse de kimseyi inandıramıyor barışı istediğine. Değmez arkadaş, değmez bunu görmek çok mu zor? Ölmeye değmez. Öldürmeye hiç değmez! Neden ölelim ya, dolu bir yaşamak diğer şıkken? Neden nefret edelim, birbirimizi başka hikayelerde sevecekken? Etmeyelim, ölmeyelim... Ama nasıl çıkalım bu işin içinden?


31 Temmuz 2011 Pazar

Aklından Bir Sayı Tut’tan Neler Kaldı?

Bir arkadaşım hediye etti bana bu kitabı. Okuyacaklarım listesinde yoktu, iyi oldu; bir değişiklik oldu. Zaten hediye kitap almanın en güzel yanı bu beklenmediklik. Belki de genel olarak hediyenin güzel yanı.

Babamla bu konuda sık sık tartışırız, yani nasıl hediye alınması gerektiği üzerine. Babam kendi güzel bulduğunu alma taraftarıdır, ben de hediye alacak kişinin karakterini düşünürüm. Ama sanırım ikisinin ortası daha iyi. Yani kişi zaten kendine, kendi çizgisinde bir şeyler alıyor. Biz de benzer ürünler alarak onun daha az para harcamasını sağlıyoruz sanki. Hediye paketinde maddi destek J. Farklı bir hediye, yeni bir şey denemesini-okumasını sağlamak olabilir. Ama burada da karakter etkili olabilir, belki hediye alacağımız kişinin yeni alerjisi vardır.

Kitaba gelirsek, yaz aylarında iyi giden, light bir kitap. Tabi ben kurmaca bir şeyler okumayalı da epey oluyordu, olay takibini özlediğini fark ettim zihnimin, o yüzden de iyi geldi.

Bir de katilin öldüreceği kişileri seçiş yöntemi de çok bilimsel ve zekiceydi. Hep dediğim gibi (korkunç bi kalıpJ), daha çok psikoloji okumam lazım. Tabi okumak da yetmez, insanları daha fazla gözlemek gerek. İnsanların genel olarak ortak tepki verdiği uyaranlar neler, tepkilerin kendileri nasıl? Bir de kitap Mellery ile başladı, ama Mellery karısının ölümüne seyirci kalmaktan başka kötü bir şeyler yapmış mıydı, onu hala bilmiyoruz. Sanki Mellery hikayenin merkezindeydi ve tak diye başka bir boyuta düştü roman sonrasında.


Çok fazla cinayet romanı okumadım, Sherlock Holmes eksiğimi de tamamlamam lazım. Bir de hediye almayı, vermeyi özlemişim. En kısa zamanda bir şeyler yapayım bu hususlarda. Hııı, Oz Büyücüsü’nü de unutmayayım. İlkokuldayken, yine bir “evdekilerden önce kalkıp, hafta sonu çocuk filmi izleme” denemem, Oz Büyücüsü’nden korkup televizyonu kapatmamla sonlanmıştı (İnsanın evinin uçmasından daha korkunç bir şey olabilir miydiJ?). Ondan sonra bir tam izleyemedim filmi, izleyeyim bir ara.

İlaveten ve unutmadan yeni karar: popüler kitapları es geçmemeliyim. İç dünyamın gündemini takip etmem hoş da, arada dış dünyamın gidişatına da bakayım değil mi? Hoş son dönem birçok insanda gördüğüm Elif Şafak tepkisi bende de var. Med-Cezir’den sonra hiçbir kitabını okuyamadım. Üstelik bilinçli bir şey de değil, sadece içimden gelmiyor.

Şunu da söyleyip bitireyim; ya bu kitabın çevirisinde bir sıkıntı var ya da benim genel olarak çevirilerle aram iyi değil. Şu an okuduğum bir diğer kitabın dili de beni en az lüzumsuz yüksek viteste kullanılan otomobil kadar zorladığından, henüz kararımı veremedim. Ama bu kitabı İngilizce okumayı tercih ederdim. Hatta bence artık orjinali İngilizce kitapları, mümkün olduğunca İngilizce okumalıyım ki okuduğumdan tad alayım.

Ve geleyim alıntılara:

Fotoğraftaki en önemli özellik sade bir kusursuzluktu. Üzerinde oynama yapılıp değiştirilmemiş, günlük, amatör bir fotoğraftı ya da bir amatörün acemi kompozisyonu izlenimi bir aldatmacaydı. Kesinlikle üzerinde uğraşılarak verilmiş bir özensizlik havası vardı. Ego tatmini için verilmiş egosuzluk izlenimi-Mellery’nin kişiliği de bunun bir örneğiydi.

Bir şey olduysa belli bir yolla olmuş demektir.

Fakat ona göre gerçek şuydu ki doğuştan gelen bir içine kapalı olma eğilimi vardı ve sonuç olarak, kendisine kalırsa eylem üzerinde düşünmeye, eylemin kendisinden daha çok zaman harcıyordu. Kafasında harcadığı zaman, dünyada harcadığı zamandan daha fazlaydı.

Telefona kim yakın olursa olsun, genellikle telefonlara o bakardı. Bu telefonla aralarındaki mesafeden çok ikisinin de diğer insanlarla konuşmaya istekli olma dereceleriyle ilgiliydi. Madeleine için, genellikle insanlar artı, yani bir tür pozitif uyaranlardı (canavar Sonya Reynolds gibi insanlar hariç). Gurney için insanlar eksi, yani onun enerjisini içine çekip tüketen kanallardı (Cesaret veren Sonya Reynolds gibi insanlar hariç).

Anın güzelliğinin, kendisini sürekli bulmacalar çözmeye yönelten enerjisini alıp götürmesini umarak gözlerini kapattı. Gurney için biraz da olsa huzurlu hissetmeyi başarabilmek ironik bir şekilde bir savaş gerektiriyordu. Madeleine’in öylece akıp gidebilmesine ve böylece bulduğu huzura hayrandı. Gurney için, anı yaşamak her zaman akıntıya karşı yüzmek gibi olmuştu; analitik aklı her zaman ihtimaller, olasılıklar dünyasında dolaşmayı tercih ediyordu.

“İşte yapmanızı istediğim şey bu. Katlanamadığınız, sinirli olduğunuz, size hata yapan insanların bir listesini yapın ve kendinize sorun, “Ben bu duruma nasıl dahil oldum? Bu ilişkiye nasıl başladım? Beni etkileyen şeyler nelerdi? Bu davranışlarım dışarıdan bakan bir gözlemci tarafından nasıl görünüyordu? Sakın, tekrar ediyorum, sakın diğer insanın yaptığı kötü şeye odaklanmayın. Suçlayacak birini aramıyoruz. Bunu hayatımız boyunca yaptık ve bizi hiçbir yere getirmedi. Elimize geçen tek şey bir şeyler kötü gittiğinde suçlanmış bir yığın insan listesi! Uzun, işe yaramaz bir liste! Gerçek soru, sorulması gereken asıl soru şu ki ‘Tüm bunların içinde ben tam olarak neredeyim? Odaya giren o kapıyı nasıl açtım?’ Ben o kapıyı dokuz yaşımda, beğeni kazanmak uğruna yalan söyleyerek açtım. Siz nasıl açtınız?”

Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etmediğimiz hatalarımızdan gelendir – bizim asıl kimliğimizle uyuşmayan hatalardır.



28 Temmuz 2011 Perşembe

Kahramanlar Hep Erkek’ten Neler Kaldı?


Bu kitabın bende ne bıraktığını anlatacağım bu yazı ya çok kısa olacak, ya çok uzun…

Kitap kadın karakterlerin başından geçen ya da geçebilecek öykülerden oluşuyor. Aslında erkeklerin kadınlara neler yaptığını anlatıyor. Biraz da kadınların kendilerine neler yaptıklarını… Duygu Asena’nın karakterlerinin isimleri belli, ama bu bile beni az önceki cümledeki kadın ve erkek genellemesini yapmaktan alıkoymuyor.

Az önce söyledim ya çok uzun ya çok kısa yazacağım diye; bunun sebebi bu konuda çok dolu olmamdan çok, karakterimi büyük oranda kadınlık sorunu üzerine inşa etmiş olmam diye düşünüyorum. Bu bilinçli bir tercih değildi. En azından on sekiz yaşından sonra yaptığım bir feminist olma seçimi değildi. Ben geleneksel ama modern olma iddiasında bir evde açtığımda gözlerimi hayata, ilk duyduğum hikaye annemin neden sadece ilkokulu bitirdiği üzerineydi. Ve diğer iki kız kardeşinin… Dayımaysa okuma şansı verilmiş, ama kendisi reddetmişti.

Annem günlerce ağlamış okula göndermiyorlar diye, kimse oralı olmamış. Köyde ortaokul yokmuş, ilçeye yatılı giden kızların da ne olacağı belli değilmiş! Zeki bir kadındı annem, okula gidebilseydi pek çok şey yapabilirdi. Hoş, zeki olmasa da yapabilirdi; yeter ki kendisine fırsat verilseydi.

Ben bunun öfkesiyle başladım hayata. Cinsiyetçi replikleriyle Yeşilçam filmleri, çevrede oğulları olmasını isteyen aileler, erkek olmak üzerine methiyeler düzen akrabalar, tanıdıklar ve daha nicesiyle de öfkem pekişti. Sadece cinsiyetlerine bakarak insanlara sabit roller veriliyordu ve insanlar sırf kadın oldukları için hayatlarını yaratma hakkından mahrum bırakılıyordu. Ben buna direndim, çocukluk aklımla maç yaparak direndim, kavgadan kaçmayarak, yeri geldiğinde efelenerek, belki pembe yerine inadına maviyi severek direndim.

Bugün geçmişe kıyasla ilerleme kaydettiğimiz söylenebilir, ama bu hala kadınların içinde yaşamayı istediği bir toplum olduğumuz anlamına gelmiyor. Namus etiketiyle işlenen cinayetler, kadına uygulanan şiddet gibi korkunç rezillikler bir yana; modern saydığımız ortamlarda bile kadına uzaylı muamelesi yapılıyor, tam bir ikinci cinsiyet muamelesi. Anlaşılamayan, hiçbir zaman da anlaşılamayacak, “normal” yani “norm olan erkek” olmayan cinsiyet. Üniversite ortamında mesela… Sorun bakın, üniversiteli ya da üniversite mezunu erkekler, kadınlar hakkında ne düşünüyor. Erkekler, kız arkadaşları, sevgilileri, eşleri ve onlar üzerinde sahip olduklarını vehmettikleri haklar üzerine neler düşünüyor? Peki ya kadınların kendi soyadlarını taşımaları ve dokuz ay karınlarında taşıdıkları çocuklarına bu soyadını verme hakkı üzerine?

Ben ne zaman soyadından bahsetsem, “Burçin, sen de yani; tüm meseleler bitti, bir bu mu kaldı?” tepkisini alıyorum erkeklerden. Bir kısmı açıkça “Olmaz öyle şey!” derken (“Sen kim oluyorsun?” diye bağırmak istiyorum bazen onlara, “Kim oluyorsun da bana senin soyadını taşımak zorunda olduğumu söylüyorsun?”), bir kısmı da “Bence önemli değil.” diyor. Oysa önemli olmadığını söyleyenlerin bir kısmı, “Madem önemli değil, bundan sonra kadın soyadı versin yeni nesle, bir de böyle deneyelim.” dediğinizde, “Ne gerek var!” diye şiddetle çıkışıyor. Ama beni esas rahatsız eden, kadınların bu konuyu bu kadar rahat kabullenmeleri, karşı çıkmamaları. Çoğu erkek sizin soyadınızı taşımayı kabul etmeyecek kadar ego sahibi, peki siz, sizin egolarınız, benliğiniz? Hayata başladığınız soyadının sizin için hiç mi anlamı yok?

Daha yazabileceğim çok şey var. Ama en büyük kızgınlığım çağdaş olma iddiasında olup da, kadına ya da insana saygı duymayan erkeklere ve kadınlara. Yalan söylediği insana hayat arkadaşım diyebilenlere… Burada konu kadın meselesinden çıkıyor, ama zaten esas mesele kadınlık değil. Tüm haksızlıkların önüne geçebilecek genel çerçeve şu ki,  herhangi bir ilişki içinde olduğumuz kişiye cinsiyet ve milliyet gibi doğar doğmaz edindiği kimliklerden bağımsız olarak, bir insan ve birey olarak saygı göstermek. En azından saygı gösterme şansı verip, bu saygının sürüp sürmemesine davranışlarını temel alarak karar vermek.

Herkesin bilip de, çoğumuzun uygulamadığını bir de ben yazayım dedim.

Özetle, bu kitap bana içimde haksızlıklara karşı duyduğum öfkeyi tekrar gösterdi. Daha saygı-sevgi dolu ve özgür bir dünya dileğiyle…

24 Haziran 2011 Cuma

Binbir Çiçekli Bahçe'den Neler Kaldı?


Yaşar Kemal'in okuduğum ikinci kitabı bu. Birincisi "Yer Demir Gök Bakır"dı, dokuz sene önce okumuştum. Canlı, capcanlı gelmişti dili bana. Yakın hissettirmişti sonra, samimi... Binbir Çiçekli Bahçe ise Yaşar Kemal'in konuşmalarının, çeşitli dergi-gazetelerde çıkan yazılarının bir derlemesi olduğundan, hem Yaşar Kemal'in hayat görüşüyle ilgili fikir veriyor hem de kitaplarındaki bazı kavramlara açıklık getiriyor. Örneğin "Yer Demir Gök Bakır" daki çevresi tarafından ilahileştirilen karakteri, gerçek hayatta insanların yokluk ve çaresizlik durumunda bazı insanlara çok fazla umut yüklemesiyle açıklıyor.

Neler düşündüm bu kitabı okurken?

Mesela Türkiye neler yapmış yazarlarına, düşünen insanlarına? Açlıkla mı "terbiye" etmemiş (bkz. zilli kurt), hapisle mi? Nasıl uygar bi devlet olabilirdik ki biz bu yapılmışlarla?

Bu kitaptan edindiğim en önemli fikir çocuklar ve eğitim üzerine. Öncelikle Yaşar Kemal şu anki eğitim sistemini eleştiriyor. Diyor ki çocuklara insan gibi davranılmıyor. Bu yüzden Hiroşima'nın üzerine atom bombasını atacak düğmeye basabiliyor bir "insan". Çocuklara yaşamdan pay verilmiyor diyor, ciddiye alınmıyor onlar. Sonuna kadar katılıyorum. Mezun olduğumuzda kendimizi çıplak ve vasıfsız hissettiğimiz bi eğitim sistemimiz var. Hayatın neresinden tutacağımızı bilmiyoruz mezuniyet sonrası. Üstelik ailede de hep çocuk muamelesi görmüş olduğumuzdan, sağlıklı bir birey olma ihtimalimiz (eğer varsa!), bir hayli düşüyor. Köy Enstitüleri diyor mesela, böyle bir güzellik vardı diyor. Bir öğreten-öğrenen ast ve üst ilişkisinin olmadığı, çocukların katılımla öğrenebildiği bi eğitim mümkün değil mi? Neden hayatı iyileştirmeye, zenginleştirmeye çalışmıyoruz? Karnı tok, sırtı pek ve üstelik dahasına da aç azınlığın çıkarları için mi biz heba oluyoruz ve çocuklarımız da olacak?

Bir şeyi daha iyice belledim bu kitapla: edebiyat çok güzel bir şey, çok zenginleştirici ve tanıtıcı; hayatı, çevremizi, insanı... Bu yüzden şöyle bi plan yaptım. Türk klasiklerini , daha doğrusu romanlarını, ilkinden (Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat) bugünkilere kadar okuyacağım, popülerlerden başlayarak. Kitabın yazıldığı dönemin tarihini de okuyacağım. Tanzimattan bu yana nasıl bir toplum olup, nasıl bir değişim gösterdiğimizi görmek için.

Aaaa bir de adımın neden Neşe Rüzgarı olmasını istediğimi anladım. Yaşar Kemal diyor ki, benim romanlarımı okuyanlar, insanı sevsin, hayatı, doğayı... Savaşa karşı olsunlar, insanın doğa gereği içinde taşıdığı iyimserliği keşfetsinler. Ben de iyi şeyler yazmak istiyorum. Güzel şeyler... Hayatta kötü şeylerin olabildiği, ama yine de bir A. Kadir deyişiyle başımıza gelen bütün bu şeylerin, dünyada olmamaktan daha iyi olduğunu söylemek istiyorum.

Altı Çizili Cümleler

Unutmayalım ki, bir ülkenin insanlarının onuru en azından toprağı kadar kutsaldır.
Benim inancım şudur ki, her gün yeni bir dünya doğuyor. Yeni, bambaşka. Bizim felaketimiz, biz alışkanlıklarımızın, kolaylıklarımızın, donmuşluğumuzun tutsaklığındayız. Uykudayız. Dünyayı gözü açık yaşamak, hem de dopdolu, yepyeni yaşamak, o kadar kolay iş değil.
İzlenecekler

Gandhi'nin hayatını anlatan bir film vardı ya, onu. Pasif direniş nasıl bir şeymiş, merak ediyorum.

Okunacaklar

Kürt edebiyatından seçmeler, Türk ve dünya klasikleri
Yaşar Kemal romanları
Komunist Manifesto ve Kapital
Mehmet Ali Aybar- özellikle güleryüzlü sosyalizmi tanımak için

18 Haziran 2011 Cumartesi

Düzeltme

Bi önceki yazımda hata etmişim. "Sen kimsin ki eleştiriyorsun?" tepkisine bir önhazırlık yapmışım, ama yanlış olmuş. Ben zaten okuduğum kitapları eleştirmiyorum. İyi ya da kötü, kitapların bende bıraktıklarını paylaşıyorum. Hayat serüvenimi hangi yönde etkilediler, beni nereye taşıdılar onu anlatmak istiyorum. Kendini bilmezliğin, eleştiri falan demenin lüzumu yok:)

31 Mayıs 2011 Salı

Masumiyet Müzesi'nden Neler Kaldı?


Kitapla ilgili olumsuz duygularımla başlayayım yazmaya. (Nobel ödüllü bi yazarı eleştirmenin 23 yaşındaki benim haddim olmadığını düşünenler olabilir, ama bu benim pencerem, benim algım, banane:)...) Beş yüz seksen altı sayfaya gerek var mıydı bu kitabın şu an neyse o olması için? Ben daha kolay bi dil isterdim yazar olsam, daha öz bi öykü. Görmezden geldiğim tespitler mi var bunları yazarken? Yooo, aslında Türk erkeği genellemeleri gayet gerçekçi ve yerindeydi. Tıpkı bekareti aşmaya çalışan "modern" kadınlarda olduğu gibi. Kadın deyince, ben anlamadım Füsun kimdi? Ne istedi Füsun?Neden ölüme attı kendini?

Bir de ben yazar olsam dedim ya, ben daha iç açıcı şeyler yazmak isterdim. Bu kitap her ne kadar Kemal Bey mutlu bi hayat yaşamış olduğunu söylese de, benim içimi kararttı.

Ama kendime dair çıkarımlarımla iç içe geçti bazı satırlar. Ben günlük tutarken bazen sayfalara bilet, foto, dergilerden kesilmiş bi resim, yaprak vs. yapıştırıyorum, ama erteliyorum bazen de bunu. Sonra defterin arasında, orada burada derken kayboluyorlar. Daha çok yapmak istediğime karar verdim bunu. Sonra aşk algımı sorguladım, aşık olabilirliğimi... Ne kadar uzak hissetsem de yeni neslin ne kadar parçası olduğumu hissettim. Hep en mühim biziz artık, bizim hayatlarımız... Başka birinin yitiminin tüm hayatımızı, çok kıymetli hayatımızı değiştirmesi ne düşük bi ihtimal. Çünkü hepimiz içten içe aptalca buluyoruz "fırsatları kaçırmayı". Biz her şeyi yakalamak istiyoruz, her anı, her tecrübeyi yaşamak. En önemli şey yaşamımız, ama sanki bu yaşamın içini boşaltan, onu renksizleştiren bi şey. Yaşamın bileşenlerini önemsemeden kendisini önemsemek, sanal bi algı sanki.

Kitabın bana olumlu gelen tarafı zihnimde tetiklediği bu sorgulamalar. Bir de aşağıda aktaracağım favori satırlar ve alıntılamaya üşendiğim nicesi...

Ama not alınmış satırları aktarmadan şunu da söyleyeyim, Orhan Pamuk'u bir yabancı gibi okuyorum sanki. Belki Türk toplumuna dışarıdan bakmasıyla ilgili bi durum bu, belki iyi bi gözlemci olmasıyla. Ama sanki parçası olduğu bi şeyi anlatıyor gibi gelmiyor bana. Bilmem ifade edebildim mi? Bazen sanki batıya yazıyormuş gibi hissettirdi bana, belki dünyanın diğer kısımları çok fazla geçmediğinden romanda. Her neyse alıntılara geçeyim ben en iyisi ve uzuuuun bi süre bekleyeyim bi Orhan Pamuk kitabı daha okumak için.

Tabi ki şu cümle: "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

"Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez."
"Bir insanın, başka fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı kişiyle sevişmek istemesine, bu mutluluk verici duyguya aşk denirdi."
"Oğlum, bir kadına, zamanında, iş işten geçmeden iyi davranmayı bilmek lazım."
"Böyle durumlarda sözler değil, tavırlar, acımızın hakikiliği hatta gücü değil, çevredeki havaya uyum yeteneğimiz önemlidir."
" 'Her akıllı insan hayatın güzel bi şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir.' dedi babam üç güzel kızı seyrederken. 'Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?' "
"Hayat sanki benden uzaklaşmış, o güne kadar hissettiğim gücünü ve rengini kaybetmiş, eşyalar bir zamanlar hissettiğim (ve hissettiğimin de ne yazık ki farkına varmadığım) güçlerini ve hakikiliklerini yitirmişlerdi."
"Çünkü benim dünyamda yaşayan ve benim durumuma düşen Türk erkeklerinin çoğu gibi ben de, delice aşık olduğum kadının aklından neler geçirdiğini, onun hayallerinin ne olduğunu anlamak yerine, onun hakkında hayaller kuruyordum yalnızca."
Eee, sıradaki kitap ne olsa ki?

19 Mayıs 2011 Perşembe

12 Temmuz 2009 Tarihli Bi Yazı

Bugün bambaşka bir odada başladım güne. Farklı bir pencereden, ilk kez gördüğüm bir manzaraya baktım. Güneş doğalı epey vakit geçmişti. Ahşap pencerenin kenarına sığmaya çalıştım. Güneşe çevirip yüzümü, gözlerimi kapattım. Isındım. Kendimi düşündüm. İlk kez konuştuğu bir insanı yakın bulunca, hani kırk yıllık dostmuş gibi muhabbet edince şaşkınlıkla karışık bir sevinç duyar ya insan, haftalar sonra karşılaştığım kendimle ilgili ben bunları hissettim.

Biyografileri sevdim hep. "Bir Dinazorun Anıları"nı da "Adı: Aylin"i de orta okulda okudum. Belki yaşlılık ve hayatın sonu fikrini zihnimde erken oluşturmamdan, geriye bakacağım bir gün olacakmış gibi geldi hep. Belki sallanan bir koltukta oturup, eski fotoğraflarla ve günlüklerle bugünü düşüneceğim. O yüzden annem torunların için aşk yaşayacaksın diye küçümsedi hep, ama ben gerçek bir yaşam bırakmak istedim. Satırlara, fotoğraflara, yaşadığım yerlere, insanlara... Yapamadım. Kaçtım çünkü kendimden, kendimin bu olduğu gerçeğinden. Tıpkı Jacob'un boyunun benden kısa olmasından kaçtığım gibi kaçtım. Ne yalancı bir ölümdü bu kaçış, ne yalancı bir varoluştu bu yaşayış.

Beş Sene Öncesinden Bir Yazı

İşte tam orada karşımda duran kişi Bir başkası olsaydı
Beni yanına çağıran başka biri olsaydı
Tereddütsüz giderdim
Gider miydim?

daha iyi

gel yanıma gir koynuma hangi oje yakışmaz ki kız sana
Haziranın son gecelerinden biri... Küçük bir salonda gece yarısını çoktan geçmesine rağmen uyuyamamış bir kadın ve bir erkek. Dışarıdan bakınca harika bir hikaye oluşturmaya yeter bir görüntüleri var. Ama hayır, durum hiç de sanıldığı gibi değil.

                                                               Biz kadın bir kadın ve bir erkek değiliz
                                                               Biz "biz" olarak sadece arkadaş sıfatını doldurabiliriz.

   Kadın oyunlar oynamayı seviyor. Küçük aşk oyunlarını ve aklından türlü senaryolar yazmayı... Bazen yanlış kahramanlar ekliyor bu oyunlara. Üzülüyor. Ama hiç tükenmiyor aklındaki replikler.
   Erkek kızgın... Ama hikayemizdeki kadınla ilgisi yok kızgınlığının. öfkesinin. İntikam planları yapıyor içinden. Ve bunun için kadını kullanmak niyetinde.
   İkisi de ayrı dünyalar yaşat döndürüyorlar zihinlerinde. Ama Yine de konuşuyorlar kısık sesleriyle seste  seslerini alçalt kısmaya gayret edip. Kadın susturmaya çalışıyor erkeği. Bir türlü dikkatini veremediği filme yöneltiyor ilgisini. Bu sayede rafa kaldırıyor senaryoları. Ama hayır, erkek durmuyor ve senaryolar tekrar tekrar yazılıyor.
   Kadın kızmak zorunda. Evet, tam şimdi, şu anda erkek bu sözleri sarfederken... kendine güveni duyduğu güvenini   Kadın kızıyor. Ne kadarı gerçek öfkesinin kendi de bilmiyor. Hayır, neden bilmesin? Kızdı, çok Sinirlendi kadın. Ama hayır, erkeğe değil, kendine, en çok kendine.
   Ve gece tuzla buz oluyor bir serzenişle. Erkek kadını yanında tutabileceği başka bir bahane bulamıyor. Kadın arkasına bakmıyor. Koridorda ilerlerken oyunun sonuna gelmeyişlerine seviniyor. Erkek avını elinden kaçırmış bir aslan gibi kızgın, bir yandan da yavaş yavaş sezinlemeye başladığı oyunu bitirmemiş olmaktan haz duyuyor.


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Madem ki Grand Design Dedim...

Guardian'ın twitter adresinde rastladım S. Hawking kısa bir röportaj vermiş, kitapla (Grand Design) ilgili de Stephen Hawking'in hayata genel bakış açısıyla ilgili de iyi bi özet olabilir.

http://www.guardian.co.uk/science/2011/may/15/stephen-hawking-interview-there-is-no-heaven?CMP=twt_fd

 Adres budur:). Dileyen okusun.

10 Mayıs 2011 Salı

The Grand Design'dan Neler Kaldı?


Yok, yok ben bu kitabı anlatamam! Sadece okunması gerekenler listesinde olmalı onu söyleyeyim, bence tabi:). Özellikle uzayla, neden burada olduğumuzla ilgili sorularınız varsa. Hem bugünlerde de NASA'nın deneyi ve Einstein bu kadar konuşuluyorken iyi bir özetin yerine geçebilir fizik biliminin gelişimiyle ilgili. Çünkü kitap, evreni (evrenleri mi desem acaba:)) anlama serüvenini en başından almış. Ve biz fiziğe uzaktan, hafifçe de ürkerek bakanlar için bile uygun bi dille anlatılmış. 
Ha bir de kitap "Tanrı var mı?" tartışmalarını tetiklemiş ve dini çevrelerden epey tepki almıştı. Evrenin hiçten oluşabileceğini ve tanrı ya da bir yaratıcının evrenin oluşumunu açıklamak için gerekmediğini savunduğu için. Okuması da sizden, yorumu da...

Ne Yapmaya Karar Verdim?:
Elimdeki Steven Weinberg kitaplarını okuyacağım (İlk Üç Dakika, Atomaltı Parçacıklar)
Stephen Hawking'in diğer kitaplarını da
Bir de bulduğum belgeselleri izleyeceğim bu konuda.

6 Mayıs 2011 Cuma

Bir Şarkı Neler Yapar İnsanın Halet-i Ruhiyesine?

Şu Yeni Türkü şarkısının sözleri bildiğin sarsıyor beni:

İncitmeden hüzünle
Okşuyorum anıları
Nasıl da gençtim
Kaygısız ve şehvetli
Gece kaçamakları
Gizli buluşmalardan
Vaktim yoktu sanki
Saymaya aşkları

Yıllar sonra şimdi
Anlıyorum o çocuğu
Bir yaz akşamı
Kucağımda ağlayan
Okşayıp altın saçlarını
Gülüvermiştim

Meğer gülüp geçmişim
Aşkın yanından

Sonradan vurur dehşeti
Yiten şeylerin
Bedeli işlediğin her cinayetin
Bakarsın kalmamış sana
Ağlayacak kucak
Meğer gülüp geçmişin
Aşkın yanından

Şimdi o kederli akşam
Çökerken üstüme
Hayatım akıp
Gidiyor ellerimden
Bir yaz akşamı
O çocuğun saçları gibi

5 Mayıs 2011 Perşembe

Facebook Notlarımdan Çalma

19 Ağustos 2010 Perşembe, 10:01 tarihinde Burçin Acar tarafından eklendi:)

Yirmi beş yaşındaydım, ruhumun karmaşasını tam olarak idrak ettiğimde. Gözlerinde kocaman bir soru işaretiyle bir çocuk geçmişti karşıma, merakla bekliyordu bu kaos içinde ne yapacağımı. Ah o bakışlarındaki bilmezlik ifadesi...
Kaçırdım gözlerimi çok uzun bir süre. Neden sonra ki anladım; onunla konuşmadan, gözlerindeki soru işaretini yok etmeden bana huzur yoktu. Önce kırılgan bir küstahlıkla sordum: "Neyi bilmek istiyorsun?". Bir cevap gelmedi. Tekrar tekrar yineledim bu soruyu gözlerine bir kez daha bakamadan. Ve o tekrar tekrar sustu. Konuşmaya, tahmin etmeye çalıştım bu kez. Mutlu değil miydi, bir eğlence mi arıyordu kendine, yoksa dizine yatacağı birini mi?.. Sorularımın hiçbirine yanıt vermedi.
Hani bazen insan bi şeye çok önem verir ama ona yaklaşmaya cesaret edemediğinden, çok alakasız, saçma sapan şeyler yaparken bulur ya kendini; durumum aynen böyleydi. Ona yaklaşmak istiyor ama aramızdaki mesafeyi kaldırmak için hiçbir şey yapamıyordum. Onun merkezde olduğu bir çember haline gelmişti hayatım ve ben bu çember üzerinde dönüp duruyordum.Bunu fark edince harekete geçmeye karar verdim, onu memnun etmek için çırpındım durdum. Dans ettim, insanlarla konuştum, şen şakrak biriymişim gibi davrandım ve daha neler neler! İşte tüm bu çabalar bugüne dek sürdü.İlk başta saatler vardı çırpındığım, ve sonra günler...Haftalar, aylar derken yıllar geçti şaşırtıcı ve ürkütücü bir hızla. Ama bugün nasıl olduğunu anlamasam da geçtim karşısına oturdum. Gözlerimi diktim gözlerine. Ve biliyordum artık gözlerindeki o soru işaretinden önce gelen cümleyi.  Öylece belirivermişti zihnimde. Benim ona sorduğumu, o bana soruyordu aslında: "Ne istiyorsun?"
Soru ilk bakışta çok basit geldi; mutlu, renkli, dolu bir yaşam işte, istediğim bu. Ben de öyle söyledim. "Sen de biliyorsun." diye ekledim, "Kendimi gerçekleştirmek istiyorum bu hayatta." Uzun zaman sonra ilk kez karşılık verdi bana, dedi ki: " Ben de sana tam olarak bunu soruyorum sen nasıl bi  şeysin, ne olursa gerçekleşmiş olacaksın? Gerçekten  ne yapmak istiyorsun?" Sözlerindeki ciddiyetle masum yüzü çelişiyordu. Aşinası olmadığım bir şey vardı bakışlarında, endişe mi? Belki de o kadar zamandır göz göze gelmiyorduk ki, unutmuştum sadece.
"Biliyorsun." dedi, "Seninle varım ben. O yüzden senin kendini var etmen benim için hayati bir mesele. Ama sen de biliyorsun ki benim elimden konuşmaktan fazlası gelmez. Beni çok kırdın, aşağıladın. Utandın benden. Gün geçtikçe ıradın. Hapsettin beni, gün ışığı göstermedin. Şimdi ise aramızdaki uzaklık seni ürkütüyor."
Evet, korkuyordum. Herkesin bir ruhu vardı.  İster bi duygu-düşünce yumağı olsun, ister tüm evreni kaplayan bi ışık, ister peri kılıklı bi varlık, her insanın benliğini atfettiği bir ruhu vardı. Ve benim ruhum işte bu küskün çocuktu, kimi zaman bir kız, kimi zaman bir erkek. Ama işte ona çocuk olma duygusunun verdiği keyfi yaşatamadım. Sürekli azarladım, zannettim ki tüm ruhlar yüksekti, bir tek o aşağıda kalmıştı. En ufak hatasından utanır oldum zamanla. Bu öyle bir şey ki, bir kez bu hisse kapıldığında kendini alamazsan, bir çığ gibi büyüyor zamanla ve yavaş yavaş eziliyor ruhun, yok olma noktasına kadar. İşte bugün tepedeki bir çok evi yıkıp götürmüş çığ, daha fazla zarar vermesin diye ruhuma, önüne geçtim. "En kötü ihtimal ben de yıkılırım, ama onunla birlikte." diyerek. Çünkü bugün biliyorum bu dünyada bir tek o ve ben varız. İnsan her zaman iyi bir yoldaş bulacak kadar şanslı olmuyor. Ama bir ruh kıvılcımı doğar doğmaz yerleşiyor içimize ve düşüncelerimiz, seçimlerimiz nasıl hayatımız oluyorsa, ruhumuza da şekil veriyor,esnetiyor, büküyorlar. İşte ben öyle seçimler yaptım ki bir zamanların ayrılmaz ikilisi, gün geçtikçe uzaklaştık birbirimizden ve en sonunda depresif bi çocuk oldu çıktı ruhum. Ama evet, bugün korkuyorum, onsuz bi hayattan korkuyorum. İçinde yaşamak olmayan bir hayattan korkuyorum. Ve bugün ben artık cevabımı biliyorum, söylüyorum ona da "Seni seviyorum, yanımda istiyorum ve ancak senin varlığınla dolar bi hayat, ancak o zaman renklenir.Affet beni tüm yaptıklarım için." Ve işte belleğimin derinliklerinden tanıdık bi sahne, bana yeniden gülümsüyor mu ne?

30 Nisan 2011 Cumartesi

Umursamaz mı?! Hiiiii!

Anam! (Bu aralar çok sık verdiğim bi tepki:)) Ben umursamaz oldum. Olmuşum. Umursamaz, isteksiz... E haliyle enerjisiz. Nasıl bi neşe rüzgarlığı bu? Aldanmış ve aldatmış mıyım insanları acep neşe diye, rüzgar diye?

Demişim ki ölüm var, hayat zaten istediğim gibi değil, Allah aşkına bu aksilik olsa ne olacak? Eğer her şey bitecekse, neden takılayım kılığa kıyafete? Eğer son adres belliyse, neden durayım insanların söyledikleri/yaptıkları üzerinde? Beğenmezsem, hayatımdan çıkarırım onları; olur biter. Hem ben kimsenin kahrını çekemem, zaman kısıtlı. Ben ufak işlerle, sıkıcı işlerle vakit kaybedemem. Odamı her gün derlemenin, toparlamanın ne anlamı var? Aynı işi tekrar tekrar yapmanın ne alemi var? Tanrım, ben ne kadar boşvermişim. Hayatı ne kadar salmışım. Tamam, odamı her gün toplamayayım :) yine, ama enerjiyle başlayayım güne.

Umursamamak iyimserlik değil ki! Hayat her şeyi görmezden gelerek, her şeyin yanından geçerek yaşanmaz ki. Evet belki öyle bir ömür geçer, ama hayat zaten taraf olmayı gerektirmez mi? Seçmeyi, kimi şeyleri beğenmeyi, kimini reddetmeyi? Bunun için de umursamak gerekmez mi? Kendimizi, hayatı, daha doğrusu şu tek olduğunu düşündüğümüz zaman dilimini?

Hayır, bir gecede duygusal ve zihinsel bir devrim yapacak değilim. Faydasına inanmıyorum çünkü. Zamanla umursayacağım. Önce bir iki ufak şeyle başlayacak tercihlerim hayatta, sonra daha belirgin bir benlik yaratacağım ve bir hayat olacak işte bunlarla yaratılmış. E malum, iyimser olmak lazım:). Ama arada da tabi, kötümser olmak lazım, en azından kötü olasılıkları düşünmek. :)

Not: Bu yazı galiba biraz genellemeci oldu. Yani benim de umursadığım şeyler vardır herhalde:). Galibayı, herhaldeyi bir kenara bırakıyorum, evet tabi ki umursadığım şeyler var. Dürüst olmayı umursuyorum, kendimi ve zihnimi geliştirmeyi, daha fazla bilmeyi. Ama biraz da günlük hayata dair şeyleri önemsemeliyim, kastım bu!

22 Nisan 2011 Cuma

Yeşil Peri Gecesi'nden Ne Kaldı?



Sarstı beni bu kitap. Kurgusuna hayran kaldım. Ana karakterin hikayesinin derinliğine, geçmişinin detaylı anlatımına bayıldım, bayıldım. Ama dediğim gibi, dilini, kurgusunu, kısa ve öz betimlemelerini çok sevdiğim bu kitap beni sendeletti. Okurken kendimi çok fazla ana karakterin yerine koymamdan olabilir. Ama bence bi etken de "ben" diliyle yazılmış olması kitabın. Bir de tabi hayatımızın pamuk ipliğiyle dengede(!) duruyor olduğunu daha bir fark ettirmesinden bana.

Düşünsene çocukluğunun tek bir anı, tüm geleceğini şekillendiriyor. O an, ya da başlarken o anın içinde olduğu gün; tek bi şey, ufacık bi şey farklı olsa, belki de tüm yaşamın başka bi yöne gidecekti. Hayatımızda kontrol edemediğimiz bu irili ufaklı bir sürü etkeni düşünmeye kalksak, yük olur çöker göğsümüze herhalde, başedemeyiz. Bu gerçeği kabullenmeli de, bu kabullenmişliğin ne artısı var acaba? Daha mı dikkatli oluruz acaba felaketlere karşı? Daha fazla mı önlem alırız? Yoksa nasılsa bunca belirsizlik var deyip salar mıyız elimizdeki tüm ipleri? Elimizdeki tüm ipleri salabilir miyiz ki? Belki en ideali şu olur: istediklerimiz için elimizden geleni fazlasıyla yapmak ve değiştiremediğimiz yaşamsal faktörleri de kabullenmek. Ama ideal dedik tabi:).

Bu kitap kısa bir değerlendirme yazabilmemi imkansız kılıyor. Pek çok yönden salladı çünkü zihnimi. Ben en iyisi alıntılara geçeyim (ama bence ben bu kitabı tekrar okurum):

Altı Çizili Cümleler:
"Ben zaten bu yaşa gelene kadar çok fazla adama aşık olmuştum. Hayata hep kendimi birilerine aşık olduğuma inandırmaya çalışarak tahammül etmiştim. Ama hep birilerine aşık olmaya çalışarak sefil olmuştum.
Ben kendimi aşkın içinde kaybedemezdim. Ben kendimi hayatın içinde kaybederdim. Aşık 'gibi' bir şey olurdum, (bir şey işte.. aşığa benzeyen, aslında değil). Ama sefaletim 'gibi' değildi, gerçekti."
"İyi-kötü bir yetenekle donanmış, tuzları kuru bu çocuklar, kazık kadar oldukları halde hayata nazlanıyorlardı. Ergenlikten çıkmamakta, ergenliğin bol ümitli ve çöküşlü, yüksek duygulu hallerinde kalmakta ısrar ediyorlardı. Kendileri bilirdiler. Ama Osman zamanında tadamadığı bu zamana geri dönmüştü. Ergenlikten alacağını tahsil ediyordu. (Tahsilat dönemi de bana çatmıştı.) Babasının yaşatmadığı ergenlik nazlarını yaşamaya bayılıyordu. Sanki sihirli bir el her şeyi yoluna koyacakmış gibi nazlı nazlı yaşıyordu. Oysa hayat naz maz tanımıyordu. Kendimden biliyordum. Hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. O zaman anlardın işte büyümek neymiş. Nasıl acı ve erken bir şeymiş."
"Yıllarca çok saçma bir hali yaşamıştım seni bekleyerek. Hayata uymuyordu, ama aşka yakışıyordu."
"Vicdan sahiplerinin mağdur ettikleriyle imtihanı çok zorludur."
"Yine eli kolu dolu gelmişti Süleyman Amca. Bu kez elinde poşetlerin yanı sıra bir rakı şişesi, kucağında da kehribar gibi sarı bir kavun. Barış yapmak istiyordu. Geçmişi geçmişe gömmek. İtiraf mı edecek olan biteni? Sanmam.
Bizde itiraf yoktur. Bizde itiraf eden huzur bulmaz. Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. Biz itiraf edersek unutamayız. Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik. (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçer.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir. Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır.
Süleyman Amca'nın elinde en uyumlu milli ikilimizi vardı. Rakı şişesiyle kehribar kavun."
"Bizde itiraf yoktur. Bizde bahane, mazeret, gerekçe, sebep, kulp, kılıf, bir dokun bin ah işit vardır. 'Yaptım ama bir sor, niye yaptım'dır bizde itirafın karşılığı. Madem yakaladın suçumu, sor ki sebebini anlatayım, kıvırayım, dolandırayım, böylece asıl mağdurun ben olduğumu gör!"
"...Daha fazlasına gönlüm olmadı hiçbir zaman. Demedim çünkü çok akıllı bir kadınım ben, azıcık toplasam kendimi kıvırırım, hayatın bana layık gördüğü şartları değiştiririm.
Demedim. Ben çünkü oldum olası inatlaşıyordum hayatla. Ey hayat! Sen mi çökerteceksin beni, yoksa ben mi? Bakalım hangimiz daha başarılı olacağız?"
"Kolumdan tuttuğu gibi alıp götürdü beni kendi evine. Karşısına alıp 'Yapma!' diye bağırdı. 'Kendini yıkmak için çabalama bu kadar!' Phoenix günlerinden beri biliyordu pervasız bir özyıkım arzusunun beni olmadık kişilerin yataklarına sürüklediğini. Bile isteye dikiş tutturmadığımı hayatta. 'Hayatın sonu zaten yıkım! Her gün bir parçamızı daha kaybediyoruz ruhumuzdan. Ne acelen var?"
"Sinemadan konuşmuştuk (neden hala bir sinematek yok bu ülkede?). Edebiyattan sonra, (çağdaş klasiklerden Beat kuşağına varana kadar). Hayatın saçma sapanlığından , yoğunluğundan ve kesik kesikliğinden, hayata bir türlü yetişememekten."
"Aşk hayranlıkla başlar."
"(Her evin bir tanımı var.) Oysa babamla bizim evimiz, Allahım öldür bizi eviydi, kaderime sıçayım evi."
"Yalnız aşkı vardır aşkı olanın / Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan"
"Evet, bir şeyi başkalarına rağmen güzelleştirmeye çalışmak delilikle bir diye düşünmüştüm."
"Babam bir süredir replikleri değiştirerek hayatını güzelleştirmeye çalışıyordu. Oysa biz Osman'la, hayatın bize yazdığı boktan replikleri söylüyorduk."
"Bizim için yaşamak eksilmekti, artmak değil."
"Duraksadım ben, boşta bulundum. Haklıydın anne. Babam seni dövüyordu. Babam da haklıydı. Onu boynuzluyordun. Ben de haklıydım. Annesiz babasız kalmıştım. Ama nasıl olur? Bu lanet olasıca dünyada herkes nasıl haklı olur? Nasıl olur!"
"Affedilmez olan, yapman değil zaten, yakalanmandı. Bu memlekette çünkü ifşa olmaktır suç olan."
"Ne var ki insan, hakkında iyi düşünceler beslediği dünyanın mahvolmuş olduğunu keşfetmeye görsün bir kere. İnsanın altın çağının geri gelmeyeceğini, zaten hiç olmadığını, ömür denen şeyin boş bir umudu beslemekten ibaret olduğunu anlamaya görsün. İnsan, insan denen varlığın en iyimser oranla yarısının şerefsiz mahlukat, diğer yarısının da bu şerefsiz mahlukatın oyuncağı olduğunu fark etmesin bir kere."
" Kendimi bildim bileli içimde acayip bir hayat enerjisi vardı. Bu yüzdendi gözü kara yürüyüşüm kendi cehennemime."
"Ama bu karhane-i alemde herkes az-çok bir hesap ödüyordu. Tamam, hiç ödemeyenler de vardı, kabul. Ama bu düşünceyle yaşanmıyordu. Birilerinin zerre hesap ödemeden, tereyağından kıl çeker gibi şu hayattan geçip gittiğini bilmek insanı fena yapıyordu. Bu yüzden bedduayı keşfetmişti insanoğlu,..."
"Beni niye taşımadın hayat! Beni niye çirkeften çıkarmadın? Kalk düştüğün o çukurdan, şu yoldan git demedin? Hayat beni niye kayırmadın bir parçacık?"
İzlenecekler:
Kieslowski filmleri- Üç Renk: Mavi

Okunacaklar:
Kesinlikle daha fazla şiir. Pek şiir insanı sayılmam. Şiir çaba ve emek gerektiriyor fazladan, anlam yüklemek için. Ama şiirin anlamı paketleme gibi bi işlevi var. Bi nevi zip programı. Bi çok yaşanmışlık, duygu, düşünce, niyet tek bi satırla anlatılabiliyor. Özellikle zihinleri paralel iki insan arasında kullanılıyorsa. Bu kitap bana bunu öğretti ya da anımsattı.
Bezik Oynayan Kadınlar- Edip Cansever
Niccolò Machiavelli
Eski sayılarını bulabilirsem Hürriyet Gösteri dergisi, Oluşum dergisi, Somut dergisi
Oktay Rıfat
Emile M. Cioran
Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay
Necip Fazıl

Kelimeler:
Sinematek: Sinema filmlerinin sanat, eğitim ve genellikle kültür amaçları göz önünde tutularak toplandığı, korunduğu yer veya kurum.
Kargımak: Birine, Tanrı'nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksun kalıp nefretlerine uğraması dileğinde bulunmak, ilenmek, kargışlamak, lanet etmek, lanetlemek.
Şetaret: Sevinç, şenlik, neşe.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Ne İçin?

Bazen ölüm düşüncesiyle baş edemiyorum. Aklım almıyor sınırlı bir zaman diliminde anlam bulmayı. Daha iyi olmaya çalışıyorum, gelişmeye çabalıyorum. Ama birden zihnim ilerlerken, bedenimin gerilediği düşüncesi çakılıyor zihnime. "Ne için, tüm bunlar ne için?" sorusu benliğimin her bi hücresine bulaşıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bir şeyler deniyorum yine de. Hayatı hiç bitmeyecek gibi hissettirebilecek şeyler yapmayı deniyorum. Heyecan duyduğum şeylere yöneliyorum. Bu akşam da benzer bir ruh halindeyim. Ya film izleyeceğim, ya yeni bir kitaba başlayacağım ya da gerçekleştirmek istediğim bir kariyer planı için bir şeyler yapacağım. Ölmeyecekmişim gibi "kendi" hayatımı, "kendilik" hayatımı yaratacağım. Bu duruma da başka çare var mı bilmiyorum, ne yazık ki bilmiyorum.

12 Nisan 2011 Salı

Şu Kader Ne Ola ki?

On beş dakika önce (ben yazarken bir saat oldu bu:)), boşa vakit harcadığımı düşünerek dertlendiğim bi ortamda, defteri kalemi çıkarıp yazmaya başladım. "Keşke başka türlü yapsaydım!" şeklinde başlayan yazı, "Belki de hayatta olan şey, olabilecek tek şey o olduğu için öyle olur." diye bitti (Bir yerlerde tanışmışım bu fikirle, kimden bilemedim şimdi, Schopenhauer olabilir mi?). Son dediğim doğruysa, pişmanlık anlamsız. Ancak şu anı değiştirme arzumuzun tetikleyicisiyse, pişmanlık faydalı diyebiliriz. Neden pişmanlık diyorum ki, mutluyum ben bugünle ve düşünüp taşındım pişman da değilim. Şunun farkına vardım ama; daha doğrusu geçmişten şunu çekip çıkardım:

İnsan; içeriye, yani kendi içerisine bakan pencerelerine perde çekmemeli. İçeride rengarenk kıvılcımlar patlarken, neler oluyor diye sorduğunda, cevapsız bırakıp arkasını dönmemeli bu pencerelere. Çünkü çok şey olup biter perdeler kapalıyken ve insan neden kendinin mahremi olsun ki? İçeri-den bihaber geçen bi hayat ne ifade eder ki?

Bazen hayat kaçırdığımız fırsatları tekrar sunuyor bize. Bunun için çok şanslı olmak mı gerek, yoksa hayat olması gereken şeyi mi dayatıyor; işte bunu bilmiyorum. Ama kaçırdığım pek çok fırsattan sonra, içime açılan pencerenin perdesini araladım. Orada bir şeyler varmış, görmemişim,  geçmişim, bakmamışım. Şimdi diyorum ki iyi ki hayat bana o pencereden bakma fırsatını verdi beklenmedik bir rüzgarıyla perdemi aralayarak. Ama artık her şeyi de hayattan beklememek lazım değil mi? Yeni güne başlarken, sıyırayım perdelerimi yavaş yavaş.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Kaç Zil Kaldı Örtmenim'den Neler Kaldı?


Bir öğretmen, İstanbullu. 23 yaşında, benim gibi. Ankara'nın doğusuna hiç geçmemiş, (Trabzon'u saymazsak) benim gibi! '80 ihtilalinin "memlekete huzur getirdiğine" inanılan bir evde büyümüş, benim gibi... Çocukların bakışları onu heyecanlandırıyor, benim gibi. Bu çok fazla "benim gibi", belki de "birçoğumuz gibi" olan öğretmenin ilk görev yeri Diyarbakır-Silvan. Faili meçhul cinayetleriyle ünlenmiş bu kasabada tek başına korkuyla baş etmeye çalışıyor. Ezberleriyle savaşıyor, yine benim gibi; belki farklı yöntemlerle ve farklı bi hızda. Ve her kapının iç sıkıntısına açıldığı bir ortamda aşkı buluyor, kocaman ve sıcacık, içten...  "Bence", yaşatılması için, onun gösterdiğinden çok daha fazla çabaya ve savaşıma değecek olan aşkı...


Altı Çizili Cümleler:
- Bir şehrin insanının kendi plakasından çekineceği aklıma gelmezdi ki.
- Aynı ülkenin iki farklı şehrinde bu kadar farklı olabilir mi hayat?
- İnsan yarasını göstermek ister derler ya; yaptıkları buydu.
- “Yazın Hoca’nım” dedi. “Benim tarihimi hep başkaları yazdı zaten, bir de siz yazın…”
- Silvan, gözümde büyüttüğüm insan modellerini de değiştirmişti. Kimse “mutlu” bir insan kadar şaşırtıcı gelmiyordu.
- Samimiyetin sözsüz dili Türkçeden de, Kürtçeden de daha anlaşılırdı.
- İnsan hep yaşamaya ayarlı. İçinde bulunduğu ortamın olanakları neyse, onlar üzerinden kuruyor dengesini, yaşama sevincini.
- Onaylanmış mutluluk...

- Gencecik bir delikanlıydı bunu  yapan. Yüzündeki öfke ona ait olamayacak kadar yaşlı. Hatta sanki ödünç…
- Olağanüstü Hal Bölgesi’nde bir sevgilinin olması ne zormuş…
- Erkek gözünde şefkat...

Kelimeler:
Zahire: Gerektiğinde kullanılmak için saklanan tahıl, aşlık.
Ehvenişer: Kötünün iyisi.
Tavsamak: Bir iş, bir durum vb. gücünü, hızını kaybetmek, yavaşlamak, gevşemek.
Taam: Yiyecek.
Feza: Gök.

Dinlenecekler:
Veysel, Karacaoğlan, Mahsuni Şerif, Daimi ve Feqiye Teyran türküleri

Okunacaklar:
Rıfat Ilgaz- Sarı Yazma
Fikret Başkaya- Paradigmanın İflası, Yeni Paradigmayı Oluşturmak
İsmail Beşikçi'den bir şeyler
Yaşar Kemal eserleri tabi
Ve Ahmed Arif şiirleri

6 Nisan 2011 Çarşamba

Serbest Çağrışım

Amaaaan, itiraf ediyorum: meditasyonu bırakalı çok oldu. Yarım saattir bahanelerimi sıralamaya çalışıyorum. Ama hayır, ben şu an sadece yazmak istiyorum ve siz benim ne kadar ayran gönüllü olduğumu düşünebilirsiniz. Bende genelde böyle olur; ilgi alanlarım bazen hayatımda önemli yer kaplar, bazen silikleşir, bazense tamamen kaybolmuş izlenimi verir. Ama balık vurmuş oltanın mantarı gibi, ilgi denizimde bir görünüp bir kaybolurlar, ve sonra tekrar yüzeye çıkıp, tekrar kaybolurlar.

Geçenlerde, kendimi çok da "orada" hissetmediğim bir barda elime geçen dergide rastladım, Virginia Woolf'un serbest çağrışım yöntemine. Ben de sadece yazmak ve anlatmak amacıyla, bunu denemek istiyorum, çünkü şu an ne sınırları belirli bir hikayem, ne de çevresinde bir öykü yaratacağım odaklarım var. Yalnızca yazmak istiyorum.

Madem ki ilgi odakları dedik (serbest çağrışımın ürkütücü gelen "her an çıplak kalabilirim" hissiyle başladım yazıya) şu anki hayatıma bakalım. Hala yolumu çizmedim. İşimi netleştirmedim. Doktora yapacağım dedim. Ama...Hayır, bunlardan bahsetmek istemiyorum. İnsanlar neden benim Türkiye'de bilim(!)e dair şikayetlerimi okusunlar ki?

Türkiye ve şikayet kelimeleri pek çok şey tetikledi zihnimde. Bilim mi yalnızca, bu ülkede bildiğin mutsuzum, mutsuzuz. Hem kopamıyoruz, ayrılamıyoruz kendisinden; hem de ne bileyim her gün bir adaletsizliğe, bir çirkinliğe, bir düzensizliğe, bir haksızlığa, bir gelecek kaygısına, bir gencin koyu umutsuzluğuna, bir beklentisizliğin bayağı boşvermişliğine ve daha dolu dolu "bin bir" iğrençliklere (hiç sevişmemiş insancıklar gibi diyor bülent ortaçgil ve ben duruyorum!) uyanıyoruz. Eskiden bunca olumsuzluğu sıraladığımda kendimi kötü hissederdim, "kötümser"im sanırdım. Bu günlerde elimde olan "Kalbinle Düşün, Aklınla Hisset"te Yankı Yazgan'ın iyimserliğe değinen yazılarını okuduktan sonra, bunun karamsarlık değil, durum tespiti olduğunu düşünüyorum.

Bizim ülkeyi, kendisini şişman bulup, bir de üzerine bu durumdan nefret edip, kilo vermek için hiçbir harekete geçmeyen bir insana benzetiyorum. Geri kalmışlığın üzerimizde yarattığı kompleksi atmak, bir şeyleri düzeltmek için, içimizdeki "keşke"den daha fazlasına ihtiyacımız var. Boşvermişlikle ve kendimizi tamamen dünyanın dönüşüne bırakarak, isteklerimize ulaşmamız çok olası değil. Çaba lazım, emek lazım, direnmek ve mücadele etmek lazım. Bunların sonucunun da isteğimizi getireceği garanti değil, ama koltuk üzerinde yayılarak, zaten her şey anlamsız ve ulaşılmaz diyerek tüketilen bir hayattan çok daha aktif ve dolu olacağı kesin ilk söylediğimin. Ha bir de tabi yeniden bir aile olmamız lazım, biz Türkiye.

Neyse, sonra devam ederim yazmaya...