Bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyordum, daha doğrusu biliyor olmalıydım ki yıllardır bir değişim çabası içindeydim. Bu uzun sürede değişen çok şey olmuştu hayatımda ve bende, ama sanki esas değişmesi gereken şey, ya da değiştirmek istediğim şey aynı kalıyordu. Tüm çabalarıma rağmen... Bir türlü bana iyi hissettirecek şeyin ne olduğunu bulamıyordum.
Değiştirmeye odaklanmıştım. Aslında odaklanmayı geçmiş, takıntı haline getirmiştim değişmeyi ve iyi-mutlu-özgüvenli hissetmeye çalışmayı. Çok, çok yıllar geçti. Okullar bitti; sıralar, sınıflar ve arkadaşlar kaldı gerimde. Farklı binalar ve farklı şehirler... Ofisler sonra, birkaç iş yeri, çalışma arkadaşları, flörtler... Hepsi akıp gitti. Hızla akan bir nehrin içinde fazla kaygan bir taştım, hiçbir şeyi durduramıyordum, her şey üzerimden, yanımdan akııııp gidiyordu.
Defalarca yazılar yazdım, irdeleme yaptım bir sürü. Konuştuğum, anlattığım da oldu. Kendime sorular sordum. Cevaplar buldum bazen. Ama düğüm çözülmedi, neyse o haliyle kaldı içimde. Belli bir zamandan sonra durdum. Artık sorular, cevaplar, değişimler, değiştirmeler pek de anlam ifade etmiyordu. Yorulmuştum çünkü. Sıkılmıştım zihnimin çirkinliğinden ve düzelmeme inadından. Bıraktım... Ya da bırakır gibi yaptım; malum boşverebilir insan, ama yine de zihnine yerleşmiş takıntıları uzaklaştırması kolay olmuyor.
Böyle iki-üç satırda anlatıyorum mutsuzluğumu, bir türlü kendi hayatıma yerleşemeyişimi, ama tüm bunları düşünürken, yaşarken; çevremdeki insanlar da üzülüyor, seviniyor, haksızlığa uğruyor, mutlu oluyor, aşık oluyor, özetle yaşıyordu. Bir sürü, bir sürü şey oluyordu işte. Ne çok şey oluyordu. Sessiz kaldığım, belki de fark bile etmediğim kötülüklere maruz kalıyordu insanlar. Canları yanıyordu. Paylaşamadığım mutlulukları oluyordu. Bense her gün günaydın dediğim, yüzyüze geldiğimizde ezber bir gülümsemeyle selamladığım için yakın olduğumu sanıyordum insanlara. Hayat tüm yoğunluğuyla ilerliyordu.
Tüm bu kör arayış onunla sona erdi. Bana zorla, inatla, sabırla ve delice çabalayarak kanıtladı nasıl da tutunmadığımı hiçbir şeye. Görmediğimi, duymadığımı, hissetmediğimi anlamamı sağladı. Göstererek, duyurarak ve hissettirerek nasıl bir hastalık taşıdığımı. Umursamazlık hastalığı, gözlerini kendinden ayırmama hastalığı, bencillik hastalığı, sevgisizlik hastalığı. Tüm bunların birleşimi bir "yaşamama" sendromu belki.
Bıraktım...Bir yol ayrımındaydım, ya onunla gidecektim hastalığımı teşhis edenle tedavi edecektim kendimi ya da inkar edecektim, saçma bulacaktım "Ben buyum, bu hastalık değil!" diyecektim. Gittim...İlk kez benliğim diye bildiğim her şeyimi çıkarıp üzerimden ateşe attım ve onun eline sarıldım. Şimdi birlikte ilerliyoruz yolumuzda, ilaçlar buluyoruz birbirimiz için. Sanmayın ki tek hasta benim, onun da var teşhise, tedaviye ihtiyaç duyduğu sancıları. Ama en azından varız, varım; ve yaşamın bir bileşeni, bir parçası, bir vidası, bir şeyleri olabiliyoruz birlikte. Eh, geriye hayatı ya-şa-mak ve keşfetmek kalıyor, o da şimdi her zamankinden daha zevkle :).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder