Barış...
Huzur...
Yaşama sevinci...
Mutluluk...
Bu dört kelimeyi okurken bile üzerinize bir sakinlik, ılık bir his çökmedi mi; tatlı renkler yerleşmedi mi zihninize?
Savaş...
Çatışma...
Bezginlik...
Mutsuzluk...
Peki ya bunlar, bu çirkin dörtlü; bol siyahlı, grili, dikenli telli bir resim getirmedi mi aklınıza? Parçalanan insan bedenleri ve kan...
Her gün, her an istiyorum ki hayatın hakkını vereyim (verelim). İlk yazdığım dörtlü hakim olsun hayatım(ız)a, tabi bir de sevgi. Belki unuttuğum daha nice güzellik... Neşe rüzgarımı(zı) sürdürebileyim (sürdürebilelim) istiyorum. Az çok beceriyorum da. Ama insan kendinden ibaret değil ki. Ailesi var, dostları var, komşuları, şehri ve ülkesi var, dünyası var... Ve üniversiteden bir hocamın dediği gibi, hayat zaten sadece insanlarla var. Peki ama ben güzel duyguları yaşarken, çirkin dörtlüyü yaşayanlar; savaşa, çatışmaya, bezginliğe, mutsuzluğa maruz kalanlar... Bunları duyan ben, görmesem de nasıl devam edeyim neşeli kalmaya, mutlu kalmaya... Nasıl devam edeyim, şık döşenmiş bir kahvede içtiğimden zevk almaya, kendime bir gelecek planı yapmaya nasıl devam edeyim yaşıtlarım ölürken; güzel, renkli kıyafetler nasıl giyeyim, nasıl ilk kez topuklu ayakkabı giydim diye mutlu olayım? Hayatı ufak ayrıntılar güzelleştiriyorsa, ben nasıl suçluluk duymadan bu ayrıntılarla mutlu olayım? Bilirken hayat bu değil, en azından herkese bana göründüğü gibi değil.
Barış... Anlamakta güçlük çekiyorum. Düpedüz anlamıyorum aslında. Kim, ne istiyor? Herkes barışın peşinde hesapta. Ama kimse de kimseyi inandıramıyor barışı istediğine. Değmez arkadaş, değmez bunu görmek çok mu zor? Ölmeye değmez. Öldürmeye hiç değmez! Neden ölelim ya, dolu bir yaşamak diğer şıkken? Neden nefret edelim, birbirimizi başka hikayelerde sevecekken? Etmeyelim, ölmeyelim... Ama nasıl çıkalım bu işin içinden?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder