Neşe Rüzgarı
Gerçekçilik ve karamsarlık arasındaki vadide estirmeye çalışıyorum hayat rüzgarımı, neşeli neşeli. İçimde bi hayat aşkı var ve bana sürekli "Keşfet!" diyor. Ben de hem keşif serüvenlerimi paylaşayım diyorum burada, hem de birbirimize yardım edelim, neşe rüzgarımızı güçlendirmek için.
18 Kasım 2011 Cuma
TAŞINDIM :)
http://neseruzgari.wordpress.com
Dileyeni ziyaretime beklerim:)
3 Kasım 2011 Perşembe
Gün Eksilmesin Penceremden
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Cahit Sıtkı Tarancı
2 Kasım 2011 Çarşamba
Ayna
İçimdeki güzellikle, tezatındayım sonra.
Telafisizliğindeyim hatalarımın
Pişmanlığın ateşindeyim ve de.
Bir tek bende değilim,
Beni dağıttım.
Öldüm, ölmeyi bayılmak sandığımdan değil ya,
Bensizlikten...
Canım yanardı ölmeseydim, belki delirirdim
Öldüm...
28 Ekim 2011 Cuma
Şiirler Şarkılar Güzel Söyler :)
Düşsün suya yer yer, erisin eski zamanlar
Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar..."
Behçet Kemal Çağlar
24 Ekim 2011 Pazartesi
Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları III- Eskilerden
22 Ekim 2011 Cumartesi
Bir Parça Bizimkiler de Nasip Alır Umarım Bir Gün
KOCAKARI İLE ÖMER
Yok ya Abbâs'ı bilmeyen, kimdi?...
O sahâbîyi dinleyin, şimdi:
"Bir karanlık geceydi pek de ayaz...
İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyân,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel a'râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
Gel beraber, benimle, üç beş adım.
Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor bî-haber içerdekiler
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
- Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
Selamı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.
- Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
- Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
- O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?
- Yemek mi? Çömleği sen,
Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
- Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
- Hepsi öldü... Kimsem yok.
- Senin midir bu küçükler?
- Torunlarım.
- Ne de çok!
Adam, Emîre gidip söylemez mi hâlini?
- Ah!
Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
- Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
- Ya ben yetîm avuturken Emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
- Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
- Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi,
Medîne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...
"Gazâ! Gazâ!" diye git, soy cihânı, gel paylaş!
Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
Ömer! Savâik-i tel'în olur, iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
- Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...
- Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!
Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
- Haklısın, teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.
- Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer Halîfe iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!
Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
- Uzak mı yol? Daha çok var mı?
- Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: ocak
Hemen sönüp gidecek...
- Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ yı târumâriyle,
Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nûrundan!
Ocak tutuştu, yemek pişti;
- Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
- Var büyükçe bir kap, alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
Dedim:
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet, haydi!
Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.
Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık vedâ edip artık.
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halîfe'nin evine.
"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
Etti az sonra subh-i velveledâr
Uyuyan şehri kâmilen bîdâr
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
- Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi affeyledin değil mi beni?
- Böyle göster fakat adâletini.
Mehmet Akif
21 Ekim 2011 Cuma
Ve Bir Türkü
Gönül gel seninle muhabbet edelim,
Araya kimseyi alma sevdiğim,
Ya benim kimim var kime yalvarayım,
Kaldır kalbindeki karayı gönül.
Dünya için gül benzini soldurma,
Halden bilmeyene halin bildirme,
Tabip olmayana yaran sardırma,
Azdırırsın bir gün yarayı gönül.
Derviş Ali’m öğüt verir özüne,
Gönül lütfeyledi geldi sözüme.
Azrail konarsa göğsün düzüne,
O zaman beklemez sırayı gönül.
(Ben Sebahat Akkiraz'dan dinlemiştim ilk.)
Okumuş Bir İşçi Soruyor
Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları II
Her şey farklı olabilirdi, babamın anlık karar verme nöbetleri olmasaydı. Ama zaten belki de çoktan bozulmuştu çocukluk büyüsü, belki de patlayacağı saat belli bir bombaydı hayatım. Ben sadece hareket ettirildiği için patladığını düşünmüştüm. Yer değiştirmeye yıkmıştım hayatımın bombokluğunun tüm suçunu.Oysa belki de tüm suç tanrıçalık sanrımdaydı. Buydu belki de kuran bombamın saatini, diğer insanlardan daha yukarıda görmemdi kendimi. . Nasıl bir kast sistemiydi ki hayat, beni yukarılara koyuyordu? Ne anlam ifade ediyordu en üstte olmak ve ne anlam ediyor şu an, en dipte?
Hayatım sorunsuzca aksaydı bugüne dek, çocukluğumdaki gibi yani; ve uçurumlar açmasaydım insanlarla aramda, tüm bunları sorguluyor olacak mıydım?
Seçmediğim şıkların sonuçlarını hiçbir zaman bilemeyeceğim, değil mi?
20 Ekim 2011 Perşembe
Aldanma Cahilin Kuru Lafına
Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır.
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu, hedefi, yolu yalandır.
Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter, diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal'olmaz
Peteksiz arının balı yalandır.
İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır.
Cahil okur amma alim olamaz
Kamilik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır.
Aşık Veysel Şatıroğlu
Böyle Baba Adayları Görmek İstiyoruz :P
itiraf.com'dan:
'Karım 6 yaşındaki kızıma ufak ufak ev işleri yaptırıyor. Sebebi büyüdüğünde ev işlerine alışık olup zorluk çekmemesiymiş. Aldım kızımı karşıma, bu işleri yapmamasını söyledim. Kadınların bu köle hayatına daha küçükken hazırlandığını, onun yapabileceği işleri bir erkeğin de yapabileceğini, hayatın müşterek olduğunu anlattım. "Ezdirme kendini kızım." dedim. Erkeklerle kadınların her platformda eşit olduğunu onun anlayabileceği şekilde anlatmaya çalıştım. Kızım bunu yaşayarak öğrensin diye elimden geldiği kadar bunu görerek ögrenmesi için evde aynı şeyleri ben yapıyorum. İleride kendini bilmez bir öküzün onu incitmesinden çok korkuyorum. Kızım büyüdükçe ateşli bir feminist oluyorum sanırım.'
Karışık
Hayat tramvay gibidir... Tam yer bulmuş, oturacakken bir de bakmışsın son durağa gelmişsin.
(Camillo Barbaro)
A whole life reduced to ashes...
All you can do is playing along in life and hope that sometimes you get it right.
(Dexter)
Siz hiç bağıran sarraf gördünüz mü?
Zerzevatçı bağırır ama kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
Düşünenler bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez.
Düşünemeyenler hep kavga halindedir...
(Yılmaz Mazlumoğlu)
Martin: Yaptıklarımız yanlıştı ama hislerimiz doğruydu.
Helen: Eğer böyleyse, çok kötü. Çünkü hayat yaptıklarımızdır.
(1959 yapımı The Wonderful Country filminden alınan bu "altyazı" okurum Fevzi Güzeloğlu'ndan geldi. Teşekkürler.)
(Haşmet Babaoğlu)
Cemil:Ne yapıyor bunlar?
Âzem:Sefaletimizin resmini çekiyorlar.
Cemil:O kadar tarihi güzel yerlerimiz varken burayı neden çekiyorlar?Mani olalım.
Âzem:Biz sefaletimize mani olacağız. Bi gün gelecek onlar bizim sefaletimizin resmini çekemeyecekler.
(Arkadaş, Yılmaz Güney)
Zehri miktar doğurur. (Latin atasözü)
Erbab-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar, Rencide olur, dîde-i huffaş ziyâdan.
(nakıs:eksikliği olan, dide: göz, huffaş:yarasa, ziya:ışık)
(Ziya Paşa)
Milliyetçilik, ulusal sınırları içinde yaşayan bütün yurttaşları dil, din ve sınıf ayrımı gözetilmeksizin insanca yaşatma amacının adıdır. Halksız milliyetçilik olamaz.(Uğur Mumcu, Çağın Suçu)
Tagore'dan
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti...
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlu korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden,sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
kirpiler ve kaplumbağalar gibi..
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış bu sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığım, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki,
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
Yaralansak...
Ne olur bir darbe daha alsak?
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek, risk alsak, yanılsak...
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özledigimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi..?
Nesimi’den
Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eynime
Ar-ı namus şişesini
Taşa çaldım kime ne?
Sofular haram demişler
Aşkımın şarabına
Ben doldurur, ben içerim
Günah benim kime ne?
Kah giderim medreseye
Ders okutur hak için
Kah giderim meyhaneye
Dem çekerim aşk için
Kah çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Kah inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni
Nesimi’ye sorsalar
Yarin ile hoş musun,
Hoş olayım olmayayım
O yar benim kime ne?
16 Ekim 2011 Pazar
Dust in the Wind
Varmadı tartışmamız bir yere, neyse ki artık hiç kimsenin hiçbir yere varamayacağını biliyorum söz konusu yaşamı anlamak olduğunda.Nihayetinde son durağa, esas hedeflediğimize- neden burada olduğumuzu çözmeye, ulaşamayacağımızı anlayıp çoğumuz herhangi bir durakta iniyor işte. Belki kimi en yakın durağı seçiyor, yaşama başladığı durağa en yakın olanı…Kimi bir süre sonuna kadar gideceğim diye direniyor ve sonra artık yorulduğunu anladığı durakta iniyor. Kimisi de o durakta inecek birinin peşine takılıyor. Durağını manzarasına, güzelliğine, kendisine verdiği zevke göre seçenler de var. Ha bir de benim gibi yolculukta direnenler var. O durağın hiç gelmeyeceğini biliyorlar ama yine de daha çok durak görmeliyim diyorlar.Belki taşıdıkları bir umut yüzünden. Neyin umudu? Bir aydınlanma, bir farkındalık, bir mucize; kim bilir?! Hayatla ilgili anlamsız bir iyimserlik… Sanki hayatın onca umursamazlığını, kötü-iyi, başımıza gelen her şeye karşı takındığı o etkilenmemişlik tavrını hiç görmemişim, hiç canım yanmamış, hiç “Adalet yok, niye?”* dememişim gibi taşıdığım bir his…
O yüzden bu şarkı benim gibi hiçbir durakta inmek istemeyenler için gelsin. Kim bilir belki de “küçük aptallarız” ve kendimizi böyle avutabiliriz, sanatla, bilimle vesaire…
I close my eyes
Only for a moment, then the moment is gone
All my dreams
Pass before my eyes, a curiosity.
Dust in the wind
All they are is dust in the wind.
Same old song
Just a drop of water in an endless sea
All we do
Crumbles to the ground, though we refuse to see.
Dust in the wind
All we are is dust in the wind.
Now, don't hang on
Nothing lasts forever but the earth and sky
It slips away
And all your money won't another minute buy
Dust in the wind
All we are is dust in the wind
All we are is dust in the wind
Dust in the wind* Birhan Keskin’in Enstrümantal şiirinden bir dize.
Everything is dust in the wind
Everything is dust in the wind
The wind…
(Orijinalini Kansas söylemiş ki bence de o en iyi hali şarkının…)
5 Ekim 2011 Çarşamba
Beylik Şiir
Daha önce yazmalıydım,
Ruhum coştuğu zaman mesela.
Canım kahve-sigara istediğinde,
Yaşamak gerçek geldiğinde ya da.
Ama şimdi değil.
Şu an içim soğuk,
Zihnimde bilinmeyenlerin ağırlığı…
Daha önce yazmalıydım.
Bir sevgilim varken belki,
Tekrar tekrar görmek istediğimde birini,
Dünya renklendiğinde ya da…
Ama şimdi değil.
Şu an duygularım yitik,
Zihnimde kibirden bozma yaralar…
Daha önce yazmalıydım.
Bir kitap ruhumu kamaştırdığında,
Ya da bir melodiyi eritirken içimde,
Ufak bir zaferin sarhoşluğunda belki,
Ama şimdi değil.
Şu an hayat donuk,
Heyecanlarımı çalmışlar mı ne!
Daha önce yazmalıydım…
3 Eylül 2011 Cumartesi
Bir Yıl Sonra
Ama bugün elime geçen Hollanda kültürünü anlatan kitapla da şunu çok net fark ettim ki orada olmayı da özlemişim bu yıl içinde. Din ve inançlar, hayat görüşleri hakkında rahatça konuşabilmeyi, istediğim saatte istediğim yere kadın başıma(!) gidebilmeyi, bir dükkanda sıramı yitirmekten korkmamayı çünkü benden sonra gelen birine tezgahtarın o kişi ne derse desin bakmayacağını bilmeyi, birey olarak tercihlerime saygı duyulduğunu görmeyi çok ama çok özlemişim.
Türkiye'de yaşamaya karar verdim, evet. En azından bir süreliğine... Ama Hollanda'dan edindiğim ve sevdiğim izleri taşıyabilecek miyim burada? Kendim olabilecek miyim, özgür olabilecek miyim? Yoksa toplum beni ezmesin diye uğraşırken yitirecek miyim benliğimi? Bir Çetin Altan deyişiyle enseyi karartmayayım. Sadece bilincim açık olsun, yitirmezden evvel yakalayayım kendimi.
Ah, ne olacak bizim bu ülkeyle imtihanımız?
31 Ağustos 2011 Çarşamba
Kızlar Okula mı, Kocaya mı?
Ne yapabilirim diye düşünüyorum, ama o kadar sık karşılaşıyorum ki bu durumla. Kuzenlerimde, uzak akrabalarda, komşularda...Aileler o kadar habersiz ki eğitim-öğretim işlerinin nasıl yürüdüğünden. Ben kaç kişiye yol gösterebilirim? Belki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği`ne ya da TEGV`e yazmalı bunu. Birilerinin velilere ulaşması gerekiyor. (Zaten çok şey bilmeyen velilerin kafası sürekli değişen sistemle daha bir allak bullak!) Tüm aile, tüm ülke eğitime ihtiyacımız var. Biz "Eğitim şart!"ı bile tiye almayı başardık, ama esaslı bir eğitim seferberliği gerekiyor daha iyi bir ülke için. Peki neden başlamıyoruz bir an önce? İşte bunu bilmiyorum... Aslında ülkenin dümeninde olanlara sesimizi duyurmamız lazım, yüzeysel gündem tartışmaları değil; TC vatandaşları nasıl kaliteli yaşamlara kavuşurlar, ona dair fikir yürütmeleri istediğimize dair.
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları
Kelimeler yalnızca sana mı ait sanıyorsun, sırf onları daha uzun süredir tanıyorsun diye benden?
Kendimi bırakmak istiyorum evet. Tüm varlığımı evrene salıvermek ve ne olacağını izlemek. Ama bırakamıyor ki insan kendini. Çünkü bırakınca hiçbir şey olmuyor. Hiçbir sürpriz yapmıyor evren ve zaten az olan zamanımın daha da hızlı tükendiği gibi bir yanılsama yaratıyor üzerimde.
Liseden kalma bir dosyamı karıştırdım geçenlerde. B.’nun yazdığı mektupları buldum onca kağıt arasından. Tanrım, ne çok yazmışız. Hatırlıyorum neredeyse her ders yazıştığımızı ve genelde ne kadar sıkıldığımızı ve hayatın bize iyi davranmadığını dile getirişimizi bu mektuplarda.
Cümleler kuracağım. Cümleler ya da başkalarının cümlelerinin zihnimde bıraktığı tortular... Bunları tüketene kadar yazacağım, yazacağım, yazacağım. Ve sanki tüm yüzeysel, papağan cümlelerimi bitirdikten sonra ancak benim cümlelerim gelecek.
Bazı insanlarla konuşmayı çok seviyorum. Saatlerce konuşabileceğim insanları seviyorum tersinden de bakarsak. Geçenlerde “Hangi tavrın bana ait olduğunu bilmiyorum.” gibi bir cümle kurdum M’ya. Çünkü sanki çocukluğumda zihnime yerleşmiş korkular, başkalarından kalma doğru ve yanlışlar; şu anki bana ait değilmiş gibi bir algım var (Onlardan kendimi arındırmam, kurtarmam gerekiyormuş gibi). Çok nadir oluyor, çünkü kendi kendini fazla beğenen bir zihnim var, ama M “Tamam da, o kadar zamandır deneyimlediğin şey zaten senin parçan olmuştur.” dediğinde kalakaldım. Ben çelişkilerim miyim biraz da geçmişten getirdiğim, yoksa çelişkilerimi çözümlediğimde mi gerçek ben ortaya çıkacak? Belki gerçek ben diye bir şey de yok. Sürekli yıkılıp tekrar yapılan bir ben var. Devamlı yarattığım bir ben, sonra vazgeçtiğim ve tekrar başka bir şekilde yarattığım… Bu yüzden belki de çelişkilerim yalnızca bir benin parçası, ama kim bilir belki de yarınki benin değil. Bu kadar keskin bir yok oluş olmayabilir de tabi, belki doğanın geçirdiğine benzer bir evrim benim benliğim için de geçerlidir, eğer öyleyse muhtemelen sizinki için de J.
28 Ağustos 2011 Pazar
Barış Üzerine
Huzur...
Yaşama sevinci...
Mutluluk...
Bu dört kelimeyi okurken bile üzerinize bir sakinlik, ılık bir his çökmedi mi; tatlı renkler yerleşmedi mi zihninize?
Savaş...
Çatışma...
Bezginlik...
Mutsuzluk...
Peki ya bunlar, bu çirkin dörtlü; bol siyahlı, grili, dikenli telli bir resim getirmedi mi aklınıza? Parçalanan insan bedenleri ve kan...
Her gün, her an istiyorum ki hayatın hakkını vereyim (verelim). İlk yazdığım dörtlü hakim olsun hayatım(ız)a, tabi bir de sevgi. Belki unuttuğum daha nice güzellik... Neşe rüzgarımı(zı) sürdürebileyim (sürdürebilelim) istiyorum. Az çok beceriyorum da. Ama insan kendinden ibaret değil ki. Ailesi var, dostları var, komşuları, şehri ve ülkesi var, dünyası var... Ve üniversiteden bir hocamın dediği gibi, hayat zaten sadece insanlarla var. Peki ama ben güzel duyguları yaşarken, çirkin dörtlüyü yaşayanlar; savaşa, çatışmaya, bezginliğe, mutsuzluğa maruz kalanlar... Bunları duyan ben, görmesem de nasıl devam edeyim neşeli kalmaya, mutlu kalmaya... Nasıl devam edeyim, şık döşenmiş bir kahvede içtiğimden zevk almaya, kendime bir gelecek planı yapmaya nasıl devam edeyim yaşıtlarım ölürken; güzel, renkli kıyafetler nasıl giyeyim, nasıl ilk kez topuklu ayakkabı giydim diye mutlu olayım? Hayatı ufak ayrıntılar güzelleştiriyorsa, ben nasıl suçluluk duymadan bu ayrıntılarla mutlu olayım? Bilirken hayat bu değil, en azından herkese bana göründüğü gibi değil.
Barış... Anlamakta güçlük çekiyorum. Düpedüz anlamıyorum aslında. Kim, ne istiyor? Herkes barışın peşinde hesapta. Ama kimse de kimseyi inandıramıyor barışı istediğine. Değmez arkadaş, değmez bunu görmek çok mu zor? Ölmeye değmez. Öldürmeye hiç değmez! Neden ölelim ya, dolu bir yaşamak diğer şıkken? Neden nefret edelim, birbirimizi başka hikayelerde sevecekken? Etmeyelim, ölmeyelim... Ama nasıl çıkalım bu işin içinden?
31 Temmuz 2011 Pazar
Aklından Bir Sayı Tut’tan Neler Kaldı?
Şunu da söyleyip bitireyim; ya bu kitabın çevirisinde bir sıkıntı var ya da benim genel olarak çevirilerle aram iyi değil. Şu an okuduğum bir diğer kitabın dili de beni en az lüzumsuz yüksek viteste kullanılan otomobil kadar zorladığından, henüz kararımı veremedim. Ama bu kitabı İngilizce okumayı tercih ederdim. Hatta bence artık orjinali İngilizce kitapları, mümkün olduğunca İngilizce okumalıyım ki okuduğumdan tad alayım.
Fotoğraftaki en önemli özellik sade bir kusursuzluktu. Üzerinde oynama yapılıp değiştirilmemiş, günlük, amatör bir fotoğraftı ya da bir amatörün acemi kompozisyonu izlenimi bir aldatmacaydı. Kesinlikle üzerinde uğraşılarak verilmiş bir özensizlik havası vardı. Ego tatmini için verilmiş egosuzluk izlenimi-Mellery’nin kişiliği de bunun bir örneğiydi.
Bir şey olduysa belli bir yolla olmuş demektir.
Fakat ona göre gerçek şuydu ki doğuştan gelen bir içine kapalı olma eğilimi vardı ve sonuç olarak, kendisine kalırsa eylem üzerinde düşünmeye, eylemin kendisinden daha çok zaman harcıyordu. Kafasında harcadığı zaman, dünyada harcadığı zamandan daha fazlaydı.
Telefona kim yakın olursa olsun, genellikle telefonlara o bakardı. Bu telefonla aralarındaki mesafeden çok ikisinin de diğer insanlarla konuşmaya istekli olma dereceleriyle ilgiliydi. Madeleine için, genellikle insanlar artı, yani bir tür pozitif uyaranlardı (canavar Sonya Reynolds gibi insanlar hariç). Gurney için insanlar eksi, yani onun enerjisini içine çekip tüketen kanallardı (Cesaret veren Sonya Reynolds gibi insanlar hariç).
Anın güzelliğinin, kendisini sürekli bulmacalar çözmeye yönelten enerjisini alıp götürmesini umarak gözlerini kapattı. Gurney için biraz da olsa huzurlu hissetmeyi başarabilmek ironik bir şekilde bir savaş gerektiriyordu. Madeleine’in öylece akıp gidebilmesine ve böylece bulduğu huzura hayrandı. Gurney için, anı yaşamak her zaman akıntıya karşı yüzmek gibi olmuştu; analitik aklı her zaman ihtimaller, olasılıklar dünyasında dolaşmayı tercih ediyordu.
“İşte yapmanızı istediğim şey bu. Katlanamadığınız, sinirli olduğunuz, size hata yapan insanların bir listesini yapın ve kendinize sorun, “Ben bu duruma nasıl dahil oldum? Bu ilişkiye nasıl başladım? Beni etkileyen şeyler nelerdi? Bu davranışlarım dışarıdan bakan bir gözlemci tarafından nasıl görünüyordu? Sakın, tekrar ediyorum, sakın diğer insanın yaptığı kötü şeye odaklanmayın. Suçlayacak birini aramıyoruz. Bunu hayatımız boyunca yaptık ve bizi hiçbir yere getirmedi. Elimize geçen tek şey bir şeyler kötü gittiğinde suçlanmış bir yığın insan listesi! Uzun, işe yaramaz bir liste! Gerçek soru, sorulması gereken asıl soru şu ki ‘Tüm bunların içinde ben tam olarak neredeyim? Odaya giren o kapıyı nasıl açtım?’ Ben o kapıyı dokuz yaşımda, beğeni kazanmak uğruna yalan söyleyerek açtım. Siz nasıl açtınız?”
Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etmediğimiz hatalarımızdan gelendir – bizim asıl kimliğimizle uyuşmayan hatalardır.
28 Temmuz 2011 Perşembe
Kahramanlar Hep Erkek’ten Neler Kaldı?
24 Haziran 2011 Cuma
Binbir Çiçekli Bahçe'den Neler Kaldı?
Neler düşündüm bu kitabı okurken?
Mesela Türkiye neler yapmış yazarlarına, düşünen insanlarına? Açlıkla mı "terbiye" etmemiş (bkz. zilli kurt), hapisle mi? Nasıl uygar bi devlet olabilirdik ki biz bu yapılmışlarla?
Bu kitaptan edindiğim en önemli fikir çocuklar ve eğitim üzerine. Öncelikle Yaşar Kemal şu anki eğitim sistemini eleştiriyor. Diyor ki çocuklara insan gibi davranılmıyor. Bu yüzden Hiroşima'nın üzerine atom bombasını atacak düğmeye basabiliyor bir "insan". Çocuklara yaşamdan pay verilmiyor diyor, ciddiye alınmıyor onlar. Sonuna kadar katılıyorum. Mezun olduğumuzda kendimizi çıplak ve vasıfsız hissettiğimiz bi eğitim sistemimiz var. Hayatın neresinden tutacağımızı bilmiyoruz mezuniyet sonrası. Üstelik ailede de hep çocuk muamelesi görmüş olduğumuzdan, sağlıklı bir birey olma ihtimalimiz (eğer varsa!), bir hayli düşüyor. Köy Enstitüleri diyor mesela, böyle bir güzellik vardı diyor. Bir öğreten-öğrenen ast ve üst ilişkisinin olmadığı, çocukların katılımla öğrenebildiği bi eğitim mümkün değil mi? Neden hayatı iyileştirmeye, zenginleştirmeye çalışmıyoruz? Karnı tok, sırtı pek ve üstelik dahasına da aç azınlığın çıkarları için mi biz heba oluyoruz ve çocuklarımız da olacak?
Bir şeyi daha iyice belledim bu kitapla: edebiyat çok güzel bir şey, çok zenginleştirici ve tanıtıcı; hayatı, çevremizi, insanı... Bu yüzden şöyle bi plan yaptım. Türk klasiklerini , daha doğrusu romanlarını, ilkinden (Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat) bugünkilere kadar okuyacağım, popülerlerden başlayarak. Kitabın yazıldığı dönemin tarihini de okuyacağım. Tanzimattan bu yana nasıl bir toplum olup, nasıl bir değişim gösterdiğimizi görmek için.
Aaaa bir de adımın neden Neşe Rüzgarı olmasını istediğimi anladım. Yaşar Kemal diyor ki, benim romanlarımı okuyanlar, insanı sevsin, hayatı, doğayı... Savaşa karşı olsunlar, insanın doğa gereği içinde taşıdığı iyimserliği keşfetsinler. Ben de iyi şeyler yazmak istiyorum. Güzel şeyler... Hayatta kötü şeylerin olabildiği, ama yine de bir A. Kadir deyişiyle başımıza gelen bütün bu şeylerin, dünyada olmamaktan daha iyi olduğunu söylemek istiyorum.
Altı Çizili Cümleler
Unutmayalım ki, bir ülkenin insanlarının onuru en azından toprağı kadar kutsaldır.
Benim inancım şudur ki, her gün yeni bir dünya doğuyor. Yeni, bambaşka. Bizim felaketimiz, biz alışkanlıklarımızın, kolaylıklarımızın, donmuşluğumuzun tutsaklığındayız. Uykudayız. Dünyayı gözü açık yaşamak, hem de dopdolu, yepyeni yaşamak, o kadar kolay iş değil.İzlenecekler
Gandhi'nin hayatını anlatan bir film vardı ya, onu. Pasif direniş nasıl bir şeymiş, merak ediyorum.
Okunacaklar
Kürt edebiyatından seçmeler, Türk ve dünya klasikleri
Yaşar Kemal romanları
Komunist Manifesto ve Kapital
Mehmet Ali Aybar- özellikle güleryüzlü sosyalizmi tanımak için
18 Haziran 2011 Cumartesi
Düzeltme
31 Mayıs 2011 Salı
Masumiyet Müzesi'nden Neler Kaldı?
Kitapla ilgili olumsuz duygularımla başlayayım yazmaya. (Nobel ödüllü bi yazarı eleştirmenin 23 yaşındaki benim haddim olmadığını düşünenler olabilir, ama bu benim pencerem, benim algım, banane:)...) Beş yüz seksen altı sayfaya gerek var mıydı bu kitabın şu an neyse o olması için? Ben daha kolay bi dil isterdim yazar olsam, daha öz bi öykü. Görmezden geldiğim tespitler mi var bunları yazarken? Yooo, aslında Türk erkeği genellemeleri gayet gerçekçi ve yerindeydi. Tıpkı bekareti aşmaya çalışan "modern" kadınlarda olduğu gibi. Kadın deyince, ben anlamadım Füsun kimdi? Ne istedi Füsun?Neden ölüme attı kendini?
Bir de ben yazar olsam dedim ya, ben daha iç açıcı şeyler yazmak isterdim. Bu kitap her ne kadar Kemal Bey mutlu bi hayat yaşamış olduğunu söylese de, benim içimi kararttı.
Ama kendime dair çıkarımlarımla iç içe geçti bazı satırlar. Ben günlük tutarken bazen sayfalara bilet, foto, dergilerden kesilmiş bi resim, yaprak vs. yapıştırıyorum, ama erteliyorum bazen de bunu. Sonra defterin arasında, orada burada derken kayboluyorlar. Daha çok yapmak istediğime karar verdim bunu. Sonra aşk algımı sorguladım, aşık olabilirliğimi... Ne kadar uzak hissetsem de yeni neslin ne kadar parçası olduğumu hissettim. Hep en mühim biziz artık, bizim hayatlarımız... Başka birinin yitiminin tüm hayatımızı, çok kıymetli hayatımızı değiştirmesi ne düşük bi ihtimal. Çünkü hepimiz içten içe aptalca buluyoruz "fırsatları kaçırmayı". Biz her şeyi yakalamak istiyoruz, her anı, her tecrübeyi yaşamak. En önemli şey yaşamımız, ama sanki bu yaşamın içini boşaltan, onu renksizleştiren bi şey. Yaşamın bileşenlerini önemsemeden kendisini önemsemek, sanal bi algı sanki.
Kitabın bana olumlu gelen tarafı zihnimde tetiklediği bu sorgulamalar. Bir de aşağıda aktaracağım favori satırlar ve alıntılamaya üşendiğim nicesi...
Ama not alınmış satırları aktarmadan şunu da söyleyeyim, Orhan Pamuk'u bir yabancı gibi okuyorum sanki. Belki Türk toplumuna dışarıdan bakmasıyla ilgili bi durum bu, belki iyi bi gözlemci olmasıyla. Ama sanki parçası olduğu bi şeyi anlatıyor gibi gelmiyor bana. Bilmem ifade edebildim mi? Bazen sanki batıya yazıyormuş gibi hissettirdi bana, belki dünyanın diğer kısımları çok fazla geçmediğinden romanda. Her neyse alıntılara geçeyim ben en iyisi ve uzuuuun bi süre bekleyeyim bi Orhan Pamuk kitabı daha okumak için.
Tabi ki şu cümle: "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."
"Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez."
"Bir insanın, başka fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı kişiyle sevişmek istemesine, bu mutluluk verici duyguya aşk denirdi."
"Oğlum, bir kadına, zamanında, iş işten geçmeden iyi davranmayı bilmek lazım."
"Böyle durumlarda sözler değil, tavırlar, acımızın hakikiliği hatta gücü değil, çevredeki havaya uyum yeteneğimiz önemlidir."
" 'Her akıllı insan hayatın güzel bi şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir.' dedi babam üç güzel kızı seyrederken. 'Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?' "
"Hayat sanki benden uzaklaşmış, o güne kadar hissettiğim gücünü ve rengini kaybetmiş, eşyalar bir zamanlar hissettiğim (ve hissettiğimin de ne yazık ki farkına varmadığım) güçlerini ve hakikiliklerini yitirmişlerdi."
"Çünkü benim dünyamda yaşayan ve benim durumuma düşen Türk erkeklerinin çoğu gibi ben de, delice aşık olduğum kadının aklından neler geçirdiğini, onun hayallerinin ne olduğunu anlamak yerine, onun hakkında hayaller kuruyordum yalnızca."Eee, sıradaki kitap ne olsa ki?
19 Mayıs 2011 Perşembe
12 Temmuz 2009 Tarihli Bi Yazı
Biyografileri sevdim hep. "Bir Dinazorun Anıları"nı da "Adı: Aylin"i de orta okulda okudum. Belki yaşlılık ve hayatın sonu fikrini zihnimde erken oluşturmamdan, geriye bakacağım bir gün olacakmış gibi geldi hep. Belki sallanan bir koltukta oturup, eski fotoğraflarla ve günlüklerle bugünü düşüneceğim. O yüzden annem torunların için aşk yaşayacaksın diye küçümsedi hep, ama ben gerçek bir yaşam bırakmak istedim. Satırlara, fotoğraflara, yaşadığım yerlere, insanlara... Yapamadım. Kaçtım çünkü kendimden, kendimin bu olduğu gerçeğinden. Tıpkı Jacob'un boyunun benden kısa olmasından kaçtığım gibi kaçtım. Ne yalancı bir ölümdü bu kaçış, ne yalancı bir varoluştu bu yaşayış.
Beş Sene Öncesinden Bir Yazı
Beni yanına
Gider miydim?
daha iyi
gel yanıma gir koynuma hangi oje yakışmaz ki kız sana
Biz
Biz "biz" olarak sadece arkadaş sıfatını doldurabiliriz.
Kadın oyunlar oynamayı seviyor. Küçük aşk oyunlarını ve aklından türlü senaryolar yazmayı... Bazen yanlış kahramanlar ekliyor bu oyunlara. Üzülüyor. Ama hiç tükenmiyor aklındaki replikler.
Erkek kızgın... Ama hikayemizdeki kadınla ilgisi yok
İkisi de ayrı dünyalar
Kadın kızmak zorunda. Evet, tam şimdi, şu anda erkek bu sözleri sarfederken...
Ve gece tuzla buz oluyor bir
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Madem ki Grand Design Dedim...
http://www.guardian.co.uk/science/2011/may/15/stephen-hawking-interview-there-is-no-heaven?CMP=twt_fd
Adres budur:). Dileyen okusun.
10 Mayıs 2011 Salı
The Grand Design'dan Neler Kaldı?
6 Mayıs 2011 Cuma
Bir Şarkı Neler Yapar İnsanın Halet-i Ruhiyesine?
İncitmeden hüzünle
Okşuyorum anıları
Nasıl da gençtim
Kaygısız ve şehvetli
Gece kaçamakları
Gizli buluşmalardan
Vaktim yoktu sanki
Saymaya aşkları
Yıllar sonra şimdi
Anlıyorum o çocuğu
Biryaz akşamı
Kucağımda ağlayan
Okşayıpaltın saçlarını
Gülüvermiştim
Meğer gülüp geçmişim
Aşkın yanından
Sonradan vurur dehşeti
Yiten şeylerin
Bedeli işlediğin her cinayetin
Bakarsın kalmamış sana
Ağlayacak kucak
Meğer gülüp geçmişin
Aşkın yanından
Şimdi o kederli akşam
Çökerken üstüme
Hayatım akıp
Gidiyor ellerimden
Bir yaz akşamı
O çocuğun saçları gibi
5 Mayıs 2011 Perşembe
Facebook Notlarımdan Çalma
19 Ağustos 2010 Perşembe, 10:01 tarihinde Burçin Acar tarafından eklendi:)
Kaçırdım gözlerimi çok uzun bir süre. Neden sonra ki anladım; onunla konuşmadan, gözlerindeki soru işaretini yok etmeden bana huzur yoktu. Önce kırılgan bir küstahlıkla sordum: "Neyi bilmek istiyorsun?". Bir cevap gelmedi. Tekrar tekrar yineledim bu soruyu gözlerine bir kez daha bakamadan. Ve o tekrar tekrar sustu. Konuşmaya, tahmin etmeye çalıştım bu kez. Mutlu değil miydi, bir eğlence mi arıyordu kendine, yoksa dizine yatacağı birini mi?.. Sorularımın hiçbirine yanıt vermedi.
Hani bazen insan bi şeye çok önem verir ama ona yaklaşmaya cesaret edemediğinden, çok alakasız, saçma sapan şeyler yaparken bulur ya kendini; durumum aynen böyleydi. Ona yaklaşmak istiyor ama aramızdaki mesafeyi kaldırmak için hiçbir şey yapamıyordum. Onun merkezde olduğu bir çember haline gelmişti hayatım ve ben bu çember üzerinde dönüp duruyordum.Bunu fark edince harekete geçmeye karar verdim, onu memnun etmek için çırpındım durdum. Dans ettim, insanlarla konuştum, şen şakrak biriymişim gibi davrandım ve daha neler neler! İşte tüm bu çabalar bugüne dek sürdü.İlk başta saatler vardı çırpındığım, ve sonra günler...Haftalar, aylar derken yıllar geçti şaşırtıcı ve ürkütücü bir hızla. Ama bugün nasıl olduğunu anlamasam da geçtim karşısına oturdum. Gözlerimi diktim gözlerine. Ve biliyordum artık gözlerindeki o soru işaretinden önce gelen cümleyi. Öylece belirivermişti zihnimde. Benim ona sorduğumu, o bana soruyordu aslında: "Ne istiyorsun?"
Soru ilk bakışta çok basit geldi; mutlu, renkli, dolu bir yaşam işte, istediğim bu. Ben de öyle söyledim. "Sen de biliyorsun." diye ekledim, "Kendimi gerçekleştirmek istiyorum bu hayatta." Uzun zaman sonra ilk kez karşılık verdi bana, dedi ki: " Ben de sana tam olarak bunu soruyorum sen nasıl bi şeysin, ne olursa gerçekleşmiş olacaksın? Gerçekten ne yapmak istiyorsun?" Sözlerindeki ciddiyetle masum yüzü çelişiyordu. Aşinası olmadığım bir şey vardı bakışlarında, endişe mi? Belki de o kadar zamandır göz göze gelmiyorduk ki, unutmuştum sadece.
"Biliyorsun." dedi, "Seninle varım ben. O yüzden senin kendini var etmen benim için hayati bir mesele. Ama sen de biliyorsun ki benim elimden konuşmaktan fazlası gelmez. Beni çok kırdın, aşağıladın. Utandın benden. Gün geçtikçe ıradın. Hapsettin beni, gün ışığı göstermedin. Şimdi ise aramızdaki uzaklık seni ürkütüyor."
Evet, korkuyordum. Herkesin bir ruhu vardı. İster bi duygu-düşünce yumağı olsun, ister tüm evreni kaplayan bi ışık, ister peri kılıklı bi varlık, her insanın benliğini atfettiği bir ruhu vardı. Ve benim ruhum işte bu küskün çocuktu, kimi zaman bir kız, kimi zaman bir erkek. Ama işte ona çocuk olma duygusunun verdiği keyfi yaşatamadım. Sürekli azarladım, zannettim ki tüm ruhlar yüksekti, bir tek o aşağıda kalmıştı. En ufak hatasından utanır oldum zamanla. Bu öyle bir şey ki, bir kez bu hisse kapıldığında kendini alamazsan, bir çığ gibi büyüyor zamanla ve yavaş yavaş eziliyor ruhun, yok olma noktasına kadar. İşte bugün tepedeki bir çok evi yıkıp götürmüş çığ, daha fazla zarar vermesin diye ruhuma, önüne geçtim. "En kötü ihtimal ben de yıkılırım, ama onunla birlikte." diyerek. Çünkü bugün biliyorum bu dünyada bir tek o ve ben varız. İnsan her zaman iyi bir yoldaş bulacak kadar şanslı olmuyor. Ama bir ruh kıvılcımı doğar doğmaz yerleşiyor içimize ve düşüncelerimiz, seçimlerimiz nasıl hayatımız oluyorsa, ruhumuza da şekil veriyor,esnetiyor, büküyorlar. İşte ben öyle seçimler yaptım ki bir zamanların ayrılmaz ikilisi, gün geçtikçe uzaklaştık birbirimizden ve en sonunda depresif bi çocuk oldu çıktı ruhum. Ama evet, bugün korkuyorum, onsuz bi hayattan korkuyorum. İçinde yaşamak olmayan bir hayattan korkuyorum. Ve bugün ben artık cevabımı biliyorum, söylüyorum ona da "Seni seviyorum, yanımda istiyorum ve ancak senin varlığınla dolar bi hayat, ancak o zaman renklenir.Affet beni tüm yaptıklarım için." Ve işte belleğimin derinliklerinden tanıdık bi sahne, bana yeniden gülümsüyor mu ne?
30 Nisan 2011 Cumartesi
Umursamaz mı?! Hiiiii!
Demişim ki ölüm var, hayat zaten istediğim gibi değil, Allah aşkına bu aksilik olsa ne olacak? Eğer her şey bitecekse, neden takılayım kılığa kıyafete? Eğer son adres belliyse, neden durayım insanların söyledikleri/yaptıkları üzerinde? Beğenmezsem, hayatımdan çıkarırım onları; olur biter. Hem ben kimsenin kahrını çekemem, zaman kısıtlı. Ben ufak işlerle, sıkıcı işlerle vakit kaybedemem. Odamı her gün derlemenin, toparlamanın ne anlamı var? Aynı işi tekrar tekrar yapmanın ne alemi var? Tanrım, ben ne kadar boşvermişim. Hayatı ne kadar salmışım. Tamam, odamı her gün toplamayayım :) yine, ama enerjiyle başlayayım güne.
Umursamamak iyimserlik değil ki! Hayat her şeyi görmezden gelerek, her şeyin yanından geçerek yaşanmaz ki. Evet belki öyle bir ömür geçer, ama hayat zaten taraf olmayı gerektirmez mi? Seçmeyi, kimi şeyleri beğenmeyi, kimini reddetmeyi? Bunun için de umursamak gerekmez mi? Kendimizi, hayatı, daha doğrusu şu tek olduğunu düşündüğümüz zaman dilimini?
Hayır, bir gecede duygusal ve zihinsel bir devrim yapacak değilim. Faydasına inanmıyorum çünkü. Zamanla umursayacağım. Önce bir iki ufak şeyle başlayacak tercihlerim hayatta, sonra daha belirgin bir benlik yaratacağım ve bir hayat olacak işte bunlarla yaratılmış. E malum, iyimser olmak lazım:). Ama arada da tabi, kötümser olmak lazım, en azından kötü olasılıkları düşünmek. :)
Not: Bu yazı galiba biraz genellemeci oldu. Yani benim de umursadığım şeyler vardır herhalde:). Galibayı, herhaldeyi bir kenara bırakıyorum, evet tabi ki umursadığım şeyler var. Dürüst olmayı umursuyorum, kendimi ve zihnimi geliştirmeyi, daha fazla bilmeyi. Ama biraz da günlük hayata dair şeyleri önemsemeliyim, kastım bu!
22 Nisan 2011 Cuma
Yeşil Peri Gecesi'nden Ne Kaldı?
Düşünsene çocukluğunun tek bir anı, tüm geleceğini şekillendiriyor. O an, ya da başlarken o anın içinde olduğu gün; tek bi şey, ufacık bi şey farklı olsa, belki de tüm yaşamın başka bi yöne gidecekti. Hayatımızda kontrol edemediğimiz bu irili ufaklı bir sürü etkeni düşünmeye kalksak, yük olur çöker göğsümüze herhalde, başedemeyiz. Bu gerçeği kabullenmeli de, bu kabullenmişliğin ne artısı var acaba? Daha mı dikkatli oluruz acaba felaketlere karşı? Daha fazla mı önlem alırız? Yoksa nasılsa bunca belirsizlik var deyip salar mıyız elimizdeki tüm ipleri? Elimizdeki tüm ipleri salabilir miyiz ki? Belki en ideali şu olur: istediklerimiz için elimizden geleni fazlasıyla yapmak ve değiştiremediğimiz yaşamsal faktörleri de kabullenmek. Ama ideal dedik tabi:).
Bu kitap kısa bir değerlendirme yazabilmemi imkansız kılıyor. Pek çok yönden salladı çünkü zihnimi. Ben en iyisi alıntılara geçeyim (ama bence ben bu kitabı tekrar okurum):
Altı Çizili Cümleler:
"Ben zaten bu yaşa gelene kadar çok fazla adama aşık olmuştum. Hayata hep kendimi birilerine aşık olduğuma inandırmaya çalışarak tahammül etmiştim. Ama hep birilerine aşık olmaya çalışarak sefil olmuştum.
Ben kendimi aşkın içinde kaybedemezdim. Ben kendimi hayatın içinde kaybederdim. Aşık 'gibi' bir şey olurdum, (bir şey işte.. aşığa benzeyen, aslında değil). Ama sefaletim 'gibi' değildi, gerçekti."
"İyi-kötü bir yetenekle donanmış, tuzları kuru bu çocuklar, kazık kadar oldukları halde hayata nazlanıyorlardı. Ergenlikten çıkmamakta, ergenliğin bol ümitli ve çöküşlü, yüksek duygulu hallerinde kalmakta ısrar ediyorlardı. Kendileri bilirdiler. Ama Osman zamanında tadamadığı bu zamana geri dönmüştü. Ergenlikten alacağını tahsil ediyordu. (Tahsilat dönemi de bana çatmıştı.) Babasının yaşatmadığı ergenlik nazlarını yaşamaya bayılıyordu. Sanki sihirli bir el her şeyi yoluna koyacakmış gibi nazlı nazlı yaşıyordu. Oysa hayat naz maz tanımıyordu. Kendimden biliyordum. Hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. O zaman anlardın işte büyümek neymiş. Nasıl acı ve erken bir şeymiş."
"Yıllarca çok saçma bir hali yaşamıştım seni bekleyerek. Hayata uymuyordu, ama aşka yakışıyordu."
"Vicdan sahiplerinin mağdur ettikleriyle imtihanı çok zorludur."
"Yine eli kolu dolu gelmişti Süleyman Amca. Bu kez elinde poşetlerin yanı sıra bir rakı şişesi, kucağında da kehribar gibi sarı bir kavun. Barış yapmak istiyordu. Geçmişi geçmişe gömmek. İtiraf mı edecek olan biteni? Sanmam.
Bizde itiraf yoktur. Bizde itiraf eden huzur bulmaz. Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. Biz itiraf edersek unutamayız. Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik. (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçer.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir. Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır.
Süleyman Amca'nın elinde en uyumlu milli ikilimizi vardı. Rakı şişesiyle kehribar kavun."
"Bizde itiraf yoktur. Bizde bahane, mazeret, gerekçe, sebep, kulp, kılıf, bir dokun bin ah işit vardır. 'Yaptım ama bir sor, niye yaptım'dır bizde itirafın karşılığı. Madem yakaladın suçumu, sor ki sebebini anlatayım, kıvırayım, dolandırayım, böylece asıl mağdurun ben olduğumu gör!"
"...Daha fazlasına gönlüm olmadı hiçbir zaman. Demedim çünkü çok akıllı bir kadınım ben, azıcık toplasam kendimi kıvırırım, hayatın bana layık gördüğü şartları değiştiririm.
Demedim. Ben çünkü oldum olası inatlaşıyordum hayatla. Ey hayat! Sen mi çökerteceksin beni, yoksa ben mi? Bakalım hangimiz daha başarılı olacağız?"
"Kolumdan tuttuğu gibi alıp götürdü beni kendi evine. Karşısına alıp 'Yapma!' diye bağırdı. 'Kendini yıkmak için çabalama bu kadar!' Phoenix günlerinden beri biliyordu pervasız bir özyıkım arzusunun beni olmadık kişilerin yataklarına sürüklediğini. Bile isteye dikiş tutturmadığımı hayatta. 'Hayatın sonu zaten yıkım! Her gün bir parçamızı daha kaybediyoruz ruhumuzdan. Ne acelen var?"
"Sinemadan konuşmuştuk (neden hala bir sinematek yok bu ülkede?). Edebiyattan sonra, (çağdaş klasiklerden Beat kuşağına varana kadar). Hayatın saçma sapanlığından , yoğunluğundan ve kesik kesikliğinden, hayata bir türlü yetişememekten."
"Aşk hayranlıkla başlar."
"(Her evin bir tanımı var.) Oysa babamla bizim evimiz, Allahım öldür bizi eviydi, kaderime sıçayım evi."
"Yalnız aşkı vardır aşkı olanın / Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan"
"Evet, bir şeyi başkalarına rağmen güzelleştirmeye çalışmak delilikle bir diye düşünmüştüm."
"Babam bir süredir replikleri değiştirerek hayatını güzelleştirmeye çalışıyordu. Oysa biz Osman'la, hayatın bize yazdığı boktan replikleri söylüyorduk."
"Bizim için yaşamak eksilmekti, artmak değil."
"Duraksadım ben, boşta bulundum. Haklıydın anne. Babam seni dövüyordu. Babam da haklıydı. Onu boynuzluyordun. Ben de haklıydım. Annesiz babasız kalmıştım. Ama nasıl olur? Bu lanet olasıca dünyada herkes nasıl haklı olur? Nasıl olur!"
"Affedilmez olan, yapman değil zaten, yakalanmandı. Bu memlekette çünkü ifşa olmaktır suç olan."
"Ne var ki insan, hakkında iyi düşünceler beslediği dünyanın mahvolmuş olduğunu keşfetmeye görsün bir kere. İnsanın altın çağının geri gelmeyeceğini, zaten hiç olmadığını, ömür denen şeyin boş bir umudu beslemekten ibaret olduğunu anlamaya görsün. İnsan, insan denen varlığın en iyimser oranla yarısının şerefsiz mahlukat, diğer yarısının da bu şerefsiz mahlukatın oyuncağı olduğunu fark etmesin bir kere."
" Kendimi bildim bileli içimde acayip bir hayat enerjisi vardı. Bu yüzdendi gözü kara yürüyüşüm kendi cehennemime."
"Ama bu karhane-i alemde herkes az-çok bir hesap ödüyordu. Tamam, hiç ödemeyenler de vardı, kabul. Ama bu düşünceyle yaşanmıyordu. Birilerinin zerre hesap ödemeden, tereyağından kıl çeker gibi şu hayattan geçip gittiğini bilmek insanı fena yapıyordu. Bu yüzden bedduayı keşfetmişti insanoğlu,..."
"Beni niye taşımadın hayat! Beni niye çirkeften çıkarmadın? Kalk düştüğün o çukurdan, şu yoldan git demedin? Hayat beni niye kayırmadın bir parçacık?"İzlenecekler:
Kieslowski filmleri- Üç Renk: Mavi
Okunacaklar:
Kesinlikle daha fazla şiir. Pek şiir insanı sayılmam. Şiir çaba ve emek gerektiriyor fazladan, anlam yüklemek için. Ama şiirin anlamı paketleme gibi bi işlevi var. Bi nevi zip programı. Bi çok yaşanmışlık, duygu, düşünce, niyet tek bi satırla anlatılabiliyor. Özellikle zihinleri paralel iki insan arasında kullanılıyorsa. Bu kitap bana bunu öğretti ya da anımsattı.
Bezik Oynayan Kadınlar- Edip Cansever
Niccolò Machiavelli
Eski sayılarını bulabilirsem Hürriyet Gösteri dergisi, Oluşum dergisi, Somut dergisi
Oktay Rıfat
Emile M. Cioran
Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay
Necip Fazıl
Kelimeler:
Sinematek: Sinema filmlerinin sanat, eğitim ve genellikle kültür amaçları göz önünde tutularak toplandığı, korunduğu yer veya kurum.
Kargımak: Birine, Tanrı'nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksun kalıp nefretlerine uğraması dileğinde bulunmak, ilenmek, kargışlamak, lanet etmek, lanetlemek.
Şetaret: Sevinç, şenlik, neşe.
20 Nisan 2011 Çarşamba
Ne İçin?
12 Nisan 2011 Salı
Şu Kader Ne Ola ki?
İnsan; içeriye, yani kendi içerisine bakan pencerelerine perde çekmemeli. İçeride rengarenk kıvılcımlar patlarken, neler oluyor diye sorduğunda, cevapsız bırakıp arkasını dönmemeli bu pencerelere. Çünkü çok şey olup biter perdeler kapalıyken ve insan neden kendinin mahremi olsun ki? İçeri-den bihaber geçen bi hayat ne ifade eder ki?
Bazen hayat kaçırdığımız fırsatları tekrar sunuyor bize. Bunun için çok şanslı olmak mı gerek, yoksa hayat olması gereken şeyi mi dayatıyor; işte bunu bilmiyorum. Ama kaçırdığım pek çok fırsattan sonra, içime açılan pencerenin perdesini araladım. Orada bir şeyler varmış, görmemişim, geçmişim, bakmamışım. Şimdi diyorum ki iyi ki hayat bana o pencereden bakma fırsatını verdi beklenmedik bir rüzgarıyla perdemi aralayarak. Ama artık her şeyi de hayattan beklememek lazım değil mi? Yeni güne başlarken, sıyırayım perdelerimi yavaş yavaş.
11 Nisan 2011 Pazartesi
Kaç Zil Kaldı Örtmenim'den Neler Kaldı?
Altı Çizili Cümleler:
- Bir şehrin insanının kendi plakasından çekineceği aklıma gelmezdi ki.
- Aynı ülkenin iki farklı şehrinde bu kadar farklı olabilir mi hayat?
- İnsan yarasını göstermek ister derler ya; yaptıkları buydu.
- “Yazın Hoca’nım” dedi. “Benim tarihimi hep başkaları yazdı zaten, bir de siz yazın…”
- Silvan, gözümde büyüttüğüm insan modellerini de değiştirmişti. Kimse “mutlu” bir insan kadar şaşırtıcı gelmiyordu.
- Onaylanmış mutluluk...
Kelimeler:
Dinlenecekler:
İsmail Beşikçi'den bir şeyler
6 Nisan 2011 Çarşamba
Serbest Çağrışım
Geçenlerde, kendimi çok da "orada" hissetmediğim bir barda elime geçen dergide rastladım, Virginia Woolf'un serbest çağrışım yöntemine. Ben de sadece yazmak ve anlatmak amacıyla, bunu denemek istiyorum, çünkü şu an ne sınırları belirli bir hikayem, ne de çevresinde bir öykü yaratacağım odaklarım var. Yalnızca yazmak istiyorum.
Madem ki ilgi odakları dedik (serbest çağrışımın ürkütücü gelen "her an çıplak kalabilirim" hissiyle başladım yazıya) şu anki hayatıma bakalım. Hala yolumu çizmedim. İşimi netleştirmedim. Doktora yapacağım dedim. Ama...Hayır, bunlardan bahsetmek istemiyorum. İnsanlar neden benim Türkiye'de bilim(!)e dair şikayetlerimi okusunlar ki?
Türkiye ve şikayet kelimeleri pek çok şey tetikledi zihnimde. Bilim mi yalnızca, bu ülkede bildiğin mutsuzum, mutsuzuz. Hem kopamıyoruz, ayrılamıyoruz kendisinden; hem de ne bileyim her gün bir adaletsizliğe, bir çirkinliğe, bir düzensizliğe, bir haksızlığa, bir gelecek kaygısına, bir gencin koyu umutsuzluğuna, bir beklentisizliğin bayağı boşvermişliğine ve daha dolu dolu "bin bir" iğrençliklere (hiç sevişmemiş insancıklar gibi diyor bülent ortaçgil ve ben duruyorum!) uyanıyoruz. Eskiden bunca olumsuzluğu sıraladığımda kendimi kötü hissederdim, "kötümser"im sanırdım. Bu günlerde elimde olan "Kalbinle Düşün, Aklınla Hisset"te Yankı Yazgan'ın iyimserliğe değinen yazılarını okuduktan sonra, bunun karamsarlık değil, durum tespiti olduğunu düşünüyorum.
Bizim ülkeyi, kendisini şişman bulup, bir de üzerine bu durumdan nefret edip, kilo vermek için hiçbir harekete geçmeyen bir insana benzetiyorum. Geri kalmışlığın üzerimizde yarattığı kompleksi atmak, bir şeyleri düzeltmek için, içimizdeki "keşke"den daha fazlasına ihtiyacımız var. Boşvermişlikle ve kendimizi tamamen dünyanın dönüşüne bırakarak, isteklerimize ulaşmamız çok olası değil. Çaba lazım, emek lazım, direnmek ve mücadele etmek lazım. Bunların sonucunun da isteğimizi getireceği garanti değil, ama koltuk üzerinde yayılarak, zaten her şey anlamsız ve ulaşılmaz diyerek tüketilen bir hayattan çok daha aktif ve dolu olacağı kesin ilk söylediğimin. Ha bir de tabi yeniden bir aile olmamız lazım, biz Türkiye.
Neyse, sonra devam ederim yazmaya...





