28 Ekim 2011 Cuma

Şiirler Şarkılar Güzel Söyler :)

"... İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar?
     Düşsün suya yer yer, erisin eski zamanlar
     Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar..."

     Behçet Kemal Çağlar

24 Ekim 2011 Pazartesi

Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları III- Eskilerden

Merhaba, ben Eylül, otuz yaşında bir kadınım. Çok, çok uzun süredir hastaymışım; haberim yoktu. Olmayacaktı da belki, onunla tanışmasaydım.

Bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyordum, daha doğrusu biliyor olmalıydım ki yıllardır bir değişim çabası içindeydim. Bu uzun sürede değişen çok şey olmuştu hayatımda ve bende, ama sanki esas değişmesi gereken şey, ya da değiştirmek istediğim şey aynı kalıyordu. Tüm çabalarıma rağmen... Bir türlü bana iyi hissettirecek şeyin ne olduğunu bulamıyordum.

Değiştirmeye odaklanmıştım. Aslında odaklanmayı geçmiş, takıntı haline getirmiştim değişmeyi ve iyi-mutlu-özgüvenli hissetmeye çalışmayı. Çok, çok yıllar geçti. Okullar bitti; sıralar, sınıflar ve arkadaşlar kaldı gerimde. Farklı binalar ve farklı şehirler... Ofisler sonra, birkaç iş yeri, çalışma arkadaşları, flörtler... Hepsi akıp gitti. Hızla akan bir nehrin içinde fazla kaygan bir taştım, hiçbir şeyi durduramıyordum, her şey üzerimden, yanımdan akııııp gidiyordu.

Defalarca yazılar yazdım, irdeleme yaptım bir sürü. Konuştuğum, anlattığım da oldu. Kendime sorular sordum. Cevaplar buldum bazen. Ama düğüm çözülmedi, neyse o haliyle kaldı içimde. Belli bir zamandan sonra durdum. Artık sorular, cevaplar, değişimler, değiştirmeler pek de anlam ifade etmiyordu. Yorulmuştum çünkü. Sıkılmıştım zihnimin çirkinliğinden ve düzelmeme inadından. Bıraktım... Ya da bırakır gibi yaptım; malum boşverebilir insan, ama yine de zihnine  yerleşmiş  takıntıları uzaklaştırması kolay olmuyor.

Böyle iki-üç satırda anlatıyorum mutsuzluğumu, bir türlü kendi hayatıma yerleşemeyişimi, ama tüm bunları düşünürken, yaşarken; çevremdeki insanlar da üzülüyor, seviniyor, haksızlığa uğruyor, mutlu oluyor, aşık oluyor, özetle yaşıyordu. Bir sürü, bir sürü şey oluyordu işte. Ne çok şey oluyordu. Sessiz kaldığım, belki de fark bile etmediğim kötülüklere maruz kalıyordu insanlar. Canları yanıyordu. Paylaşamadığım mutlulukları oluyordu. Bense her gün günaydın dediğim, yüzyüze geldiğimizde ezber bir gülümsemeyle selamladığım için yakın olduğumu sanıyordum insanlara. Hayat tüm yoğunluğuyla ilerliyordu.

Tüm bu kör arayış onunla sona erdi. Bana zorla, inatla, sabırla ve delice çabalayarak kanıtladı nasıl da tutunmadığımı hiçbir şeye. Görmediğimi, duymadığımı, hissetmediğimi anlamamı sağladı. Göstererek, duyurarak ve hissettirerek nasıl bir hastalık taşıdığımı. Umursamazlık hastalığı, gözlerini kendinden ayırmama hastalığı, bencillik hastalığı, sevgisizlik hastalığı. Tüm bunların birleşimi bir "yaşamama" sendromu belki. 

Bıraktım...Bir yol ayrımındaydım, ya onunla gidecektim hastalığımı teşhis edenle tedavi edecektim kendimi ya da inkar edecektim, saçma bulacaktım "Ben buyum, bu hastalık değil!" diyecektim. Gittim...İlk kez benliğim diye bildiğim her şeyimi çıkarıp üzerimden ateşe attım ve onun eline sarıldım. Şimdi birlikte ilerliyoruz yolumuzda, ilaçlar buluyoruz birbirimiz için. Sanmayın ki tek hasta benim, onun da var teşhise, tedaviye ihtiyaç duyduğu sancıları. Ama en azından varız, varım; ve yaşamın bir bileşeni, bir parçası, bir vidası, bir şeyleri olabiliyoruz birlikte.  Eh, geriye hayatı ya-şa-mak ve keşfetmek kalıyor, o da şimdi her zamankinden daha zevkle :).

22 Ekim 2011 Cumartesi

Bir Parça Bizimkiler de Nasip Alır Umarım Bir Gün

Temize Çekilen Facebook Notları VIII

KOCAKARI İLE ÖMER

Yok ya Abbâs'ı bilmeyen, kimdi?...

O sahâbîyi dinleyin, şimdi:


"Bir karanlık geceydi pek de ayaz...

İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyân,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a'râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...

Gel beraber, benimle, üç beş adım.


Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...

Şu yatan beldenin huzûruna bak!

O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor bî-haber içerdekiler

Geçmedik en harâb bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

- Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...

Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selamı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

- Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

- Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...

- O halde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

- Yemek mi? Çömleği sen,

Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

- Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...

Tek erkeğin de mi yok?

- Hepsi öldü... Kimsem yok.

- Senin midir bu küçükler?

- Torunlarım.

- Ne de çok!

Adam, Emîre gidip söylemez mi hâlini?

- Ah!

Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

- Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?

- Ya ben yetîm avuturken Emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

- Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

- Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medîne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...

"Gazâ! Gazâ!" diye git, soy cihânı, gel paylaş!


Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;

- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,

Ömer! Savâik-i tel'în olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:

O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!

- Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...

- Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!

Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,

Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle...

- Haklısın, teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.

- Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?

- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!

Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!

Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer Halîfe iken başka kim çıkar mes'ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?


- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?

Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!

Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

- Uzak mı yol? Daha çok var mı?

- Ancak üç beş adım.


Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı,

Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: ocak

Hemen sönüp gidecek...

- Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ yı târumâriyle,

Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nûrundan!


Ocak tutuştu, yemek pişti;

- Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim...

- Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!

Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...

Dedim:

- Sabâh oluyor kalkalım...

- Evet, haydi!

Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.


Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık.

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halîfe'nin evine.

"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."

Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.

Etti az sonra subh-i velveledâr

Uyuyan şehri kâmilen bîdâr

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

- Galiba, teyze, uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin değil mi beni?

- Böyle göster fakat adâletini.

Mehmet Akif

21 Ekim 2011 Cuma

Ve Bir Türkü

Temize Çekilen Facebook Notları VII :)

Gönül gel seninle muhabbet edelim,
Araya kimseyi alma sevdiğim,
Ya benim kimim var kime yalvarayım,
Kaldır kalbindeki karayı gönül.

Dünya için gül benzini soldurma,
Halden bilmeyene halin bildirme,
Tabip olmayana yaran sardırma,
Azdırırsın bir gün yarayı gönül.

Derviş Ali’m öğüt verir özüne,
Gönül lütfeyledi geldi sözüme.
Azrail konarsa göğsün düzüne,
O zaman beklemez sırayı gönül.

(Ben Sebahat Akkiraz'dan dinlemiştim ilk.)

Okumuş Bir İşçi Soruyor

Temize Çekilen Facebook Notları VI :)

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?
Atlantid’de, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.
Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalıları Sezar?
Bir ahçı olsun yok muydu yanında onun?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası acaba ağlamadı mı?
Yedi Yıl Savaşı’nı ikinci Frederik kazanmış ha?
Yok muydu ondan başka kazanan?
Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kimler zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
Ama ödeyen kimler harcanan paraları?
İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.
Bertolt Brecht
(Çeviren: A.Kadir) 

Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları II

Acemi bir yaşamak çabası... Beceriksiz, dağınık çalışmalar... Sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı... Çok daha iyi olmalıydım, daha iyi, daha iyi!.. Nereye kadar?

Her şey farklı olabilirdi, babamın anlık karar verme nöbetleri olmasaydı. Ama zaten belki de çoktan bozulmuştu çocukluk büyüsü, belki de patlayacağı saat belli bir bombaydı hayatım. Ben sadece hareket ettirildiği için patladığını düşünmüştüm. Yer değiştirmeye yıkmıştım hayatımın bombokluğunun tüm suçunu.Oysa belki de tüm suç tanrıçalık sanrımdaydı. Buydu belki de kuran bombamın saatini, diğer insanlardan daha yukarıda görmemdi kendimi. . Nasıl bir kast sistemiydi ki hayat, beni yukarılara koyuyordu? Ne anlam ifade ediyordu en üstte olmak ve ne anlam ediyor şu an, en dipte?

Hayatım sorunsuzca aksaydı bugüne dek, çocukluğumdaki gibi yani; ve uçurumlar açmasaydım insanlarla aramda, tüm bunları sorguluyor olacak mıydım?

Seçmediğim şıkların sonuçlarını hiçbir zaman bilemeyeceğim, değil mi?

20 Ekim 2011 Perşembe

Aldanma Cahilin Kuru Lafına

Temize Çekilen Facebook Notları V :)

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır.
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu, hedefi, yolu yalandır.

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter, diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal'olmaz
Peteksiz arının balı yalandır.

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır.

Cahil okur amma alim olamaz
Kamilik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır.


Aşık Veysel Şatıroğlu  

Böyle Baba Adayları Görmek İstiyoruz :P

Temize Çekilen Facebook Notları IV :)

itiraf.com'dan:

'Karım 6 yaşındaki kızıma ufak ufak ev işleri yaptırıyor. Sebebi büyüdüğünde ev işlerine alışık olup zorluk çekmemesiymiş. Aldım kızımı karşıma, bu işleri yapmamasını söyledim. Kadınların bu köle hayatına daha küçükken hazırlandığını, onun yapabileceği işleri bir erkeğin de yapabileceğini, hayatın müşterek olduğunu anlattım. "Ezdirme kendini kızım." dedim. Erkeklerle kadınların her platformda eşit olduğunu onun anlayabileceği şekilde anlatmaya çalıştım. Kızım bunu yaşayarak öğrensin diye elimden geldiği kadar bunu görerek ögrenmesi için evde aynı şeyleri ben yapıyorum. İleride kendini bilmez bir öküzün onu incitmesinden çok korkuyorum. Kızım büyüdükçe ateşli bir feminist oluyorum sanırım.'

Karışık

Temize Çekilen Facebook Notları III :)

Hayat tramvay gibidir... Tam yer bulmuş, oturacakken bir de bakmışsın son durağa gelmişsin.
(Camillo Barbaro)

A whole life reduced to ashes...
All you can do is playing along in life and hope that sometimes you get it right.
(Dexter)


Siz hiç bağıran sarraf gördünüz mü?
Zerzevatçı bağırır ama kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
Düşünenler bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez.
Düşünemeyenler hep kavga halindedir...
(Yılmaz Mazlumoğlu)

Martin: Yaptıklarımız yanlıştı ama hislerimiz doğruydu.
Helen: Eğer böyleyse, çok kötü. Çünkü hayat yaptıklarımızdır.
(1959 yapımı The Wonderful Country filminden alınan bu "altyazı" okurum Fevzi Güzeloğlu'ndan geldi. Teşekkürler.)
(Haşmet Babaoğlu)

Cemil:Ne yapıyor bunlar?
Âzem:Sefaletimizin resmini çekiyorlar.
Cemil:O kadar tarihi güzel yerlerimiz varken burayı neden çekiyorlar?Mani olalım.
Âzem:Biz sefaletimize mani olacağız. Bi gün gelecek onlar bizim sefaletimizin resmini çekemeyecekler.
(Arkadaş, Yılmaz Güney)

Zehri miktar doğurur. (Latin atasözü)

Erbab-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar, Rencide olur, dîde-i huffaş ziyâdan.
(nakıs:eksikliği olan,  dide: göz,  huffaş:yarasa,  ziya:ışık)
(Ziya Paşa)

Milliyetçilik, ulusal sınırları içinde yaşayan bütün yurttaşları dil, din ve sınıf ayrımı gözetilmeksizin insanca yaşatma amacının adıdır. Halksız milliyetçilik olamaz.(Uğur Mumcu, Çağın Suçu)

Tagore'dan

Temize Çekilen Facebook Notları II :)

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti...
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlu korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden,sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
kirpiler ve kaplumbağalar gibi..

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış bu sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?

Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığım, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki,
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
Yaralansak...
Ne olur bir darbe daha alsak?
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek, risk alsak, yanılsak...
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özledigimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.

Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi..?

Nesimi’den

Temize Çekilen Facebook Notları I :)
Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eynime
Ar-ı namus şişesini
Taşa çaldım kime ne?

Sofular haram demişler
Aşkımın şarabına
Ben doldurur, ben içerim
Günah benim kime ne?

Kah giderim medreseye
Ders okutur hak için
Kah giderim meyhaneye
Dem çekerim aşk için

Kah çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Kah inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni

Nesimi’ye sorsalar
Yarin ile hoş musun,
Hoş olayım olmayayım
O yar benim kime ne?

16 Ekim 2011 Pazar

Dust in the Wind

Gecenin planı belliydi; önce bir klasik müzik konseri, ardından da eve dönüp ders çalışmaca… Ne oldu, nasıl oldu da kendimizi konser çıkışı Boğaz’ın karşısında, elimizde biralar, hayatın var ya da yok olan anlamı üzerine konuşur bulduk, bilmiyorum. Dünya, evren, çoklu evrenler, din, çaba, “ne için?” sorusu…

Varmadı tartışmamız bir yere, neyse ki artık hiç kimsenin hiçbir yere varamayacağını biliyorum söz konusu yaşamı anlamak olduğunda.Nihayetinde son durağa, esas hedeflediğimize- neden burada olduğumuzu çözmeye, ulaşamayacağımızı anlayıp çoğumuz herhangi bir durakta iniyor işte. Belki kimi en yakın durağı seçiyor, yaşama başladığı durağa en yakın olanı…Kimi bir süre sonuna kadar gideceğim diye direniyor ve sonra artık yorulduğunu anladığı durakta iniyor. Kimisi de o durakta inecek birinin peşine takılıyor. Durağını manzarasına, güzelliğine, kendisine verdiği zevke göre seçenler de var. Ha bir de benim gibi yolculukta direnenler var. O durağın hiç gelmeyeceğini biliyorlar ama yine de daha çok durak görmeliyim diyorlar.Belki taşıdıkları bir umut yüzünden. Neyin umudu? Bir aydınlanma, bir farkındalık, bir mucize; kim bilir?! Hayatla ilgili anlamsız bir iyimserlik… Sanki hayatın onca umursamazlığını, kötü-iyi, başımıza gelen her şeye karşı takındığı o etkilenmemişlik tavrını hiç görmemişim, hiç canım yanmamış, hiç “Adalet yok, niye?”* dememişim gibi taşıdığım bir his…

O yüzden bu şarkı benim gibi hiçbir durakta inmek istemeyenler için gelsin. Kim bilir belki de “küçük aptallarız” ve kendimizi böyle avutabiliriz, sanatla, bilimle vesaire…
I close my eyes
Only for a moment, then the moment is gone
All my dreams
Pass before my eyes, a curiosity.
Dust in the wind
All they are is dust in the wind.
Same old song
Just a drop of water in an endless sea
All we do
Crumbles to the ground, though we refuse to see.
Dust in the wind
All we are is dust in the wind.
Now, don't hang on
Nothing lasts forever but the earth and sky
It slips away
And all your money won't another minute buy
Dust in the wind
All we are is dust in the wind
All we are is dust in the wind
Dust in the wind
Everything is dust in the wind
Everything is dust in the wind
The wind…
(Orijinalini Kansas söylemiş ki bence de o en iyi hali şarkının…)
* Birhan Keskin’in Enstrümantal şiirinden bir dize.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Beylik Şiir

 

Daha önce yazmalıydım,

Ruhum coştuğu zaman mesela.

Canım kahve-sigara istediğinde,

Yaşamak gerçek geldiğinde ya da.

Ama şimdi değil.

Şu an içim soğuk,

Zihnimde bilinmeyenlerin ağırlığı…

Daha önce yazmalıydım.

Bir sevgilim varken belki,

Tekrar tekrar görmek istediğimde birini,

Dünya renklendiğinde ya da…

Ama şimdi değil.

Şu an duygularım yitik,

Zihnimde kibirden bozma yaralar…

Daha önce yazmalıydım.

Bir kitap ruhumu kamaştırdığında,

Ya da bir melodiyi eritirken içimde,

Ufak bir zaferin sarhoşluğunda belki,

Ama şimdi değil.

Şu an hayat donuk,

Heyecanlarımı çalmışlar mı ne!

Daha önce yazmalıydım…