19 Ağustos 2010 Perşembe, 10:01 tarihinde Burçin Acar tarafından eklendi:)
Yirmi beş yaşındaydım, ruhumun karmaşasını tam olarak idrak ettiğimde. Gözlerinde kocaman bir soru işaretiyle bir çocuk geçmişti karşıma, merakla bekliyordu bu kaos içinde ne yapacağımı. Ah o bakışlarındaki bilmezlik ifadesi...
Kaçırdım gözlerimi çok uzun bir süre. Neden sonra ki anladım; onunla konuşmadan, gözlerindeki soru işaretini yok etmeden bana huzur yoktu. Önce kırılgan bir küstahlıkla sordum: "Neyi bilmek istiyorsun?". Bir cevap gelmedi. Tekrar tekrar yineledim bu soruyu gözlerine bir kez daha bakamadan. Ve o tekrar tekrar sustu. Konuşmaya, tahmin etmeye çalıştım bu kez. Mutlu değil miydi, bir eğlence mi arıyordu kendine, yoksa dizine yatacağı birini mi?.. Sorularımın hiçbirine yanıt vermedi.
Hani bazen insan bi şeye çok önem verir ama ona yaklaşmaya cesaret edemediğinden, çok alakasız, saçma sapan şeyler yaparken bulur ya kendini; durumum aynen böyleydi. Ona yaklaşmak istiyor ama aramızdaki mesafeyi kaldırmak için hiçbir şey yapamıyordum. Onun merkezde olduğu bir çember haline gelmişti hayatım ve ben bu çember üzerinde dönüp duruyordum.Bunu fark edince harekete geçmeye karar verdim, onu memnun etmek için çırpındım durdum. Dans ettim, insanlarla konuştum, şen şakrak biriymişim gibi davrandım ve daha neler neler! İşte tüm bu çabalar bugüne dek sürdü.İlk başta saatler vardı çırpındığım, ve sonra günler...Haftalar, aylar derken yıllar geçti şaşırtıcı ve ürkütücü bir hızla. Ama bugün nasıl olduğunu anlamasam da geçtim karşısına oturdum. Gözlerimi diktim gözlerine. Ve biliyordum artık gözlerindeki o soru işaretinden önce gelen cümleyi. Öylece belirivermişti zihnimde. Benim ona sorduğumu, o bana soruyordu aslında: "Ne istiyorsun?"
Soru ilk bakışta çok basit geldi; mutlu, renkli, dolu bir yaşam işte, istediğim bu. Ben de öyle söyledim. "Sen de biliyorsun." diye ekledim, "Kendimi gerçekleştirmek istiyorum bu hayatta." Uzun zaman sonra ilk kez karşılık verdi bana, dedi ki: " Ben de sana tam olarak bunu soruyorum sen nasıl bi şeysin, ne olursa gerçekleşmiş olacaksın? Gerçekten ne yapmak istiyorsun?" Sözlerindeki ciddiyetle masum yüzü çelişiyordu. Aşinası olmadığım bir şey vardı bakışlarında, endişe mi? Belki de o kadar zamandır göz göze gelmiyorduk ki, unutmuştum sadece.
"Biliyorsun." dedi, "Seninle varım ben. O yüzden senin kendini var etmen benim için hayati bir mesele. Ama sen de biliyorsun ki benim elimden konuşmaktan fazlası gelmez. Beni çok kırdın, aşağıladın. Utandın benden. Gün geçtikçe ıradın. Hapsettin beni, gün ışığı göstermedin. Şimdi ise aramızdaki uzaklık seni ürkütüyor."
Evet, korkuyordum. Herkesin bir ruhu vardı. İster bi duygu-düşünce yumağı olsun, ister tüm evreni kaplayan bi ışık, ister peri kılıklı bi varlık, her insanın benliğini atfettiği bir ruhu vardı. Ve benim ruhum işte bu küskün çocuktu, kimi zaman bir kız, kimi zaman bir erkek. Ama işte ona çocuk olma duygusunun verdiği keyfi yaşatamadım. Sürekli azarladım, zannettim ki tüm ruhlar yüksekti, bir tek o aşağıda kalmıştı. En ufak hatasından utanır oldum zamanla. Bu öyle bir şey ki, bir kez bu hisse kapıldığında kendini alamazsan, bir çığ gibi büyüyor zamanla ve yavaş yavaş eziliyor ruhun, yok olma noktasına kadar. İşte bugün tepedeki bir çok evi yıkıp götürmüş çığ, daha fazla zarar vermesin diye ruhuma, önüne geçtim. "En kötü ihtimal ben de yıkılırım, ama onunla birlikte." diyerek. Çünkü bugün biliyorum bu dünyada bir tek o ve ben varız. İnsan her zaman iyi bir yoldaş bulacak kadar şanslı olmuyor. Ama bir ruh kıvılcımı doğar doğmaz yerleşiyor içimize ve düşüncelerimiz, seçimlerimiz nasıl hayatımız oluyorsa, ruhumuza da şekil veriyor,esnetiyor, büküyorlar. İşte ben öyle seçimler yaptım ki bir zamanların ayrılmaz ikilisi, gün geçtikçe uzaklaştık birbirimizden ve en sonunda depresif bi çocuk oldu çıktı ruhum. Ama evet, bugün korkuyorum, onsuz bi hayattan korkuyorum. İçinde yaşamak olmayan bir hayattan korkuyorum. Ve bugün ben artık cevabımı biliyorum, söylüyorum ona da "Seni seviyorum, yanımda istiyorum ve ancak senin varlığınla dolar bi hayat, ancak o zaman renklenir.Affet beni tüm yaptıklarım için." Ve işte belleğimin derinliklerinden tanıdık bi sahne, bana yeniden gülümsüyor mu ne?
Kaçırdım gözlerimi çok uzun bir süre. Neden sonra ki anladım; onunla konuşmadan, gözlerindeki soru işaretini yok etmeden bana huzur yoktu. Önce kırılgan bir küstahlıkla sordum: "Neyi bilmek istiyorsun?". Bir cevap gelmedi. Tekrar tekrar yineledim bu soruyu gözlerine bir kez daha bakamadan. Ve o tekrar tekrar sustu. Konuşmaya, tahmin etmeye çalıştım bu kez. Mutlu değil miydi, bir eğlence mi arıyordu kendine, yoksa dizine yatacağı birini mi?.. Sorularımın hiçbirine yanıt vermedi.
Hani bazen insan bi şeye çok önem verir ama ona yaklaşmaya cesaret edemediğinden, çok alakasız, saçma sapan şeyler yaparken bulur ya kendini; durumum aynen böyleydi. Ona yaklaşmak istiyor ama aramızdaki mesafeyi kaldırmak için hiçbir şey yapamıyordum. Onun merkezde olduğu bir çember haline gelmişti hayatım ve ben bu çember üzerinde dönüp duruyordum.Bunu fark edince harekete geçmeye karar verdim, onu memnun etmek için çırpındım durdum. Dans ettim, insanlarla konuştum, şen şakrak biriymişim gibi davrandım ve daha neler neler! İşte tüm bu çabalar bugüne dek sürdü.İlk başta saatler vardı çırpındığım, ve sonra günler...Haftalar, aylar derken yıllar geçti şaşırtıcı ve ürkütücü bir hızla. Ama bugün nasıl olduğunu anlamasam da geçtim karşısına oturdum. Gözlerimi diktim gözlerine. Ve biliyordum artık gözlerindeki o soru işaretinden önce gelen cümleyi. Öylece belirivermişti zihnimde. Benim ona sorduğumu, o bana soruyordu aslında: "Ne istiyorsun?"
Soru ilk bakışta çok basit geldi; mutlu, renkli, dolu bir yaşam işte, istediğim bu. Ben de öyle söyledim. "Sen de biliyorsun." diye ekledim, "Kendimi gerçekleştirmek istiyorum bu hayatta." Uzun zaman sonra ilk kez karşılık verdi bana, dedi ki: " Ben de sana tam olarak bunu soruyorum sen nasıl bi şeysin, ne olursa gerçekleşmiş olacaksın? Gerçekten ne yapmak istiyorsun?" Sözlerindeki ciddiyetle masum yüzü çelişiyordu. Aşinası olmadığım bir şey vardı bakışlarında, endişe mi? Belki de o kadar zamandır göz göze gelmiyorduk ki, unutmuştum sadece.
"Biliyorsun." dedi, "Seninle varım ben. O yüzden senin kendini var etmen benim için hayati bir mesele. Ama sen de biliyorsun ki benim elimden konuşmaktan fazlası gelmez. Beni çok kırdın, aşağıladın. Utandın benden. Gün geçtikçe ıradın. Hapsettin beni, gün ışığı göstermedin. Şimdi ise aramızdaki uzaklık seni ürkütüyor."
Evet, korkuyordum. Herkesin bir ruhu vardı. İster bi duygu-düşünce yumağı olsun, ister tüm evreni kaplayan bi ışık, ister peri kılıklı bi varlık, her insanın benliğini atfettiği bir ruhu vardı. Ve benim ruhum işte bu küskün çocuktu, kimi zaman bir kız, kimi zaman bir erkek. Ama işte ona çocuk olma duygusunun verdiği keyfi yaşatamadım. Sürekli azarladım, zannettim ki tüm ruhlar yüksekti, bir tek o aşağıda kalmıştı. En ufak hatasından utanır oldum zamanla. Bu öyle bir şey ki, bir kez bu hisse kapıldığında kendini alamazsan, bir çığ gibi büyüyor zamanla ve yavaş yavaş eziliyor ruhun, yok olma noktasına kadar. İşte bugün tepedeki bir çok evi yıkıp götürmüş çığ, daha fazla zarar vermesin diye ruhuma, önüne geçtim. "En kötü ihtimal ben de yıkılırım, ama onunla birlikte." diyerek. Çünkü bugün biliyorum bu dünyada bir tek o ve ben varız. İnsan her zaman iyi bir yoldaş bulacak kadar şanslı olmuyor. Ama bir ruh kıvılcımı doğar doğmaz yerleşiyor içimize ve düşüncelerimiz, seçimlerimiz nasıl hayatımız oluyorsa, ruhumuza da şekil veriyor,esnetiyor, büküyorlar. İşte ben öyle seçimler yaptım ki bir zamanların ayrılmaz ikilisi, gün geçtikçe uzaklaştık birbirimizden ve en sonunda depresif bi çocuk oldu çıktı ruhum. Ama evet, bugün korkuyorum, onsuz bi hayattan korkuyorum. İçinde yaşamak olmayan bir hayattan korkuyorum. Ve bugün ben artık cevabımı biliyorum, söylüyorum ona da "Seni seviyorum, yanımda istiyorum ve ancak senin varlığınla dolar bi hayat, ancak o zaman renklenir.Affet beni tüm yaptıklarım için." Ve işte belleğimin derinliklerinden tanıdık bi sahne, bana yeniden gülümsüyor mu ne?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder