22 Nisan 2011 Cuma

Yeşil Peri Gecesi'nden Ne Kaldı?



Sarstı beni bu kitap. Kurgusuna hayran kaldım. Ana karakterin hikayesinin derinliğine, geçmişinin detaylı anlatımına bayıldım, bayıldım. Ama dediğim gibi, dilini, kurgusunu, kısa ve öz betimlemelerini çok sevdiğim bu kitap beni sendeletti. Okurken kendimi çok fazla ana karakterin yerine koymamdan olabilir. Ama bence bi etken de "ben" diliyle yazılmış olması kitabın. Bir de tabi hayatımızın pamuk ipliğiyle dengede(!) duruyor olduğunu daha bir fark ettirmesinden bana.

Düşünsene çocukluğunun tek bir anı, tüm geleceğini şekillendiriyor. O an, ya da başlarken o anın içinde olduğu gün; tek bi şey, ufacık bi şey farklı olsa, belki de tüm yaşamın başka bi yöne gidecekti. Hayatımızda kontrol edemediğimiz bu irili ufaklı bir sürü etkeni düşünmeye kalksak, yük olur çöker göğsümüze herhalde, başedemeyiz. Bu gerçeği kabullenmeli de, bu kabullenmişliğin ne artısı var acaba? Daha mı dikkatli oluruz acaba felaketlere karşı? Daha fazla mı önlem alırız? Yoksa nasılsa bunca belirsizlik var deyip salar mıyız elimizdeki tüm ipleri? Elimizdeki tüm ipleri salabilir miyiz ki? Belki en ideali şu olur: istediklerimiz için elimizden geleni fazlasıyla yapmak ve değiştiremediğimiz yaşamsal faktörleri de kabullenmek. Ama ideal dedik tabi:).

Bu kitap kısa bir değerlendirme yazabilmemi imkansız kılıyor. Pek çok yönden salladı çünkü zihnimi. Ben en iyisi alıntılara geçeyim (ama bence ben bu kitabı tekrar okurum):

Altı Çizili Cümleler:
"Ben zaten bu yaşa gelene kadar çok fazla adama aşık olmuştum. Hayata hep kendimi birilerine aşık olduğuma inandırmaya çalışarak tahammül etmiştim. Ama hep birilerine aşık olmaya çalışarak sefil olmuştum.
Ben kendimi aşkın içinde kaybedemezdim. Ben kendimi hayatın içinde kaybederdim. Aşık 'gibi' bir şey olurdum, (bir şey işte.. aşığa benzeyen, aslında değil). Ama sefaletim 'gibi' değildi, gerçekti."
"İyi-kötü bir yetenekle donanmış, tuzları kuru bu çocuklar, kazık kadar oldukları halde hayata nazlanıyorlardı. Ergenlikten çıkmamakta, ergenliğin bol ümitli ve çöküşlü, yüksek duygulu hallerinde kalmakta ısrar ediyorlardı. Kendileri bilirdiler. Ama Osman zamanında tadamadığı bu zamana geri dönmüştü. Ergenlikten alacağını tahsil ediyordu. (Tahsilat dönemi de bana çatmıştı.) Babasının yaşatmadığı ergenlik nazlarını yaşamaya bayılıyordu. Sanki sihirli bir el her şeyi yoluna koyacakmış gibi nazlı nazlı yaşıyordu. Oysa hayat naz maz tanımıyordu. Kendimden biliyordum. Hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. O zaman anlardın işte büyümek neymiş. Nasıl acı ve erken bir şeymiş."
"Yıllarca çok saçma bir hali yaşamıştım seni bekleyerek. Hayata uymuyordu, ama aşka yakışıyordu."
"Vicdan sahiplerinin mağdur ettikleriyle imtihanı çok zorludur."
"Yine eli kolu dolu gelmişti Süleyman Amca. Bu kez elinde poşetlerin yanı sıra bir rakı şişesi, kucağında da kehribar gibi sarı bir kavun. Barış yapmak istiyordu. Geçmişi geçmişe gömmek. İtiraf mı edecek olan biteni? Sanmam.
Bizde itiraf yoktur. Bizde itiraf eden huzur bulmaz. Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. Biz itiraf edersek unutamayız. Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik. (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçer.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir. Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır.
Süleyman Amca'nın elinde en uyumlu milli ikilimizi vardı. Rakı şişesiyle kehribar kavun."
"Bizde itiraf yoktur. Bizde bahane, mazeret, gerekçe, sebep, kulp, kılıf, bir dokun bin ah işit vardır. 'Yaptım ama bir sor, niye yaptım'dır bizde itirafın karşılığı. Madem yakaladın suçumu, sor ki sebebini anlatayım, kıvırayım, dolandırayım, böylece asıl mağdurun ben olduğumu gör!"
"...Daha fazlasına gönlüm olmadı hiçbir zaman. Demedim çünkü çok akıllı bir kadınım ben, azıcık toplasam kendimi kıvırırım, hayatın bana layık gördüğü şartları değiştiririm.
Demedim. Ben çünkü oldum olası inatlaşıyordum hayatla. Ey hayat! Sen mi çökerteceksin beni, yoksa ben mi? Bakalım hangimiz daha başarılı olacağız?"
"Kolumdan tuttuğu gibi alıp götürdü beni kendi evine. Karşısına alıp 'Yapma!' diye bağırdı. 'Kendini yıkmak için çabalama bu kadar!' Phoenix günlerinden beri biliyordu pervasız bir özyıkım arzusunun beni olmadık kişilerin yataklarına sürüklediğini. Bile isteye dikiş tutturmadığımı hayatta. 'Hayatın sonu zaten yıkım! Her gün bir parçamızı daha kaybediyoruz ruhumuzdan. Ne acelen var?"
"Sinemadan konuşmuştuk (neden hala bir sinematek yok bu ülkede?). Edebiyattan sonra, (çağdaş klasiklerden Beat kuşağına varana kadar). Hayatın saçma sapanlığından , yoğunluğundan ve kesik kesikliğinden, hayata bir türlü yetişememekten."
"Aşk hayranlıkla başlar."
"(Her evin bir tanımı var.) Oysa babamla bizim evimiz, Allahım öldür bizi eviydi, kaderime sıçayım evi."
"Yalnız aşkı vardır aşkı olanın / Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan"
"Evet, bir şeyi başkalarına rağmen güzelleştirmeye çalışmak delilikle bir diye düşünmüştüm."
"Babam bir süredir replikleri değiştirerek hayatını güzelleştirmeye çalışıyordu. Oysa biz Osman'la, hayatın bize yazdığı boktan replikleri söylüyorduk."
"Bizim için yaşamak eksilmekti, artmak değil."
"Duraksadım ben, boşta bulundum. Haklıydın anne. Babam seni dövüyordu. Babam da haklıydı. Onu boynuzluyordun. Ben de haklıydım. Annesiz babasız kalmıştım. Ama nasıl olur? Bu lanet olasıca dünyada herkes nasıl haklı olur? Nasıl olur!"
"Affedilmez olan, yapman değil zaten, yakalanmandı. Bu memlekette çünkü ifşa olmaktır suç olan."
"Ne var ki insan, hakkında iyi düşünceler beslediği dünyanın mahvolmuş olduğunu keşfetmeye görsün bir kere. İnsanın altın çağının geri gelmeyeceğini, zaten hiç olmadığını, ömür denen şeyin boş bir umudu beslemekten ibaret olduğunu anlamaya görsün. İnsan, insan denen varlığın en iyimser oranla yarısının şerefsiz mahlukat, diğer yarısının da bu şerefsiz mahlukatın oyuncağı olduğunu fark etmesin bir kere."
" Kendimi bildim bileli içimde acayip bir hayat enerjisi vardı. Bu yüzdendi gözü kara yürüyüşüm kendi cehennemime."
"Ama bu karhane-i alemde herkes az-çok bir hesap ödüyordu. Tamam, hiç ödemeyenler de vardı, kabul. Ama bu düşünceyle yaşanmıyordu. Birilerinin zerre hesap ödemeden, tereyağından kıl çeker gibi şu hayattan geçip gittiğini bilmek insanı fena yapıyordu. Bu yüzden bedduayı keşfetmişti insanoğlu,..."
"Beni niye taşımadın hayat! Beni niye çirkeften çıkarmadın? Kalk düştüğün o çukurdan, şu yoldan git demedin? Hayat beni niye kayırmadın bir parçacık?"
İzlenecekler:
Kieslowski filmleri- Üç Renk: Mavi

Okunacaklar:
Kesinlikle daha fazla şiir. Pek şiir insanı sayılmam. Şiir çaba ve emek gerektiriyor fazladan, anlam yüklemek için. Ama şiirin anlamı paketleme gibi bi işlevi var. Bi nevi zip programı. Bi çok yaşanmışlık, duygu, düşünce, niyet tek bi satırla anlatılabiliyor. Özellikle zihinleri paralel iki insan arasında kullanılıyorsa. Bu kitap bana bunu öğretti ya da anımsattı.
Bezik Oynayan Kadınlar- Edip Cansever
Niccolò Machiavelli
Eski sayılarını bulabilirsem Hürriyet Gösteri dergisi, Oluşum dergisi, Somut dergisi
Oktay Rıfat
Emile M. Cioran
Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay
Necip Fazıl

Kelimeler:
Sinematek: Sinema filmlerinin sanat, eğitim ve genellikle kültür amaçları göz önünde tutularak toplandığı, korunduğu yer veya kurum.
Kargımak: Birine, Tanrı'nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksun kalıp nefretlerine uğraması dileğinde bulunmak, ilenmek, kargışlamak, lanet etmek, lanetlemek.
Şetaret: Sevinç, şenlik, neşe.

1 yorum:

  1. Bu yazıdan sonra "Yeşil Peri Gecesi"ni okumam gerektiğini düşündüm. Teşekkürler.

    YanıtlaSil