22 Ekim 2010 Cuma

Piedra Irmağı'nın Kıyısında

Ne ırmakmış. Ne romanmış. Çok mu iddialı oldu, Paulo Coelho beğenmek bayağılık mı? "Cool" olmak için yer altı edebiyatı mı okumalı? Ağızda uzun bi sigara mı olmalı kahvem masamda dururken? Bilmem. Cool olmak umrumda değil asla diyemem. Belki de bu dünyada çok umrumda olan şeylerden biri o, "en"i bile olabilir. Belki kendimde vasat bir güzellik bulmamdan, belki de oldum olalı fazla önemsememden kendimi. İzlediğim kliplerin, filmlerin bile etkisi olabilir. Kim bilir birileri de belki benim hayatımı izliyordur şu an beyaz perde üzerinde ve benim bu satırları tuşlarken, etrafa beni cool gösteren düşünceli bakışlar atmam gerekir izleyicimde iyi bir izlenim bırakmak için. Ekranda elimde kitap yatağıma uzandığımı görenler, kamera kitaba yaklaştığında yüzünü buruşturur mu? Neyse ki zihnimden geçenleri altyazıya koymuyorum her zaman. Bir Meryem Ana heykeli almak istediğimi bilmiyorlar mesela kutsal kadınlığı bi parça hissedebilmek için, bu kitaptan sonra. Belki de kadınların sürekli hor görüldüğü bu çevrede gerçek kadını bana hatırlatan bir sembole ihtiyacım var. Bu bana kitapta okuduğum satırları hatırlatacak dolaylı bir sembol. Çevremdeki insanların kaçı anlar bir bakire Meryem heykelciğini neden masama koymak istediğimi?

Neler oluyor bu yazıya? Oysa kitap canlandırmıştı beni, aşklandırmıştı. Onu diyecektim. Yine bir olmak yerine görünmeyi tercih edişin irdelemesine dönüştü yazı ve kimse beni anlamıyor yakınmasına. O yüzden şimdi susuyorum ve kitaptan bazı satırlar ekliyorum.

"Kimi insanların başkalarıyla arası bozuktur, kendileriyle arası bozuktur, yaşamla arası bozuktur. Bu kişiler tiyatro oynar ve oynadıkları oyunun metnini, yoksun bırakıldıkları şeye göre yazar. Ama işin kötü yanı, bu kişilerin, yazdıkları oyunu tek başlarına oynayamamalarıdır. Dolayısıyla, başka oyuncuları da kendi oyunlarında rol almaya kışkırtırlar.

Dışarıdaki adamın da yaptığı tam olarak bu. Hınç almak istiyordu, araç olarak da bizi seçti. Onun yasağına boyun eğmiş olsaydık, bunu yaptığımıza şu anda pişmanlık duyacak, dayak yemiş gibi hissedecektik kendimizi. Onun hımbıl yaşamının ve yoksunluklarının bir parçası olmayı kabullenmiş olacaktık.

Bu adamın saldırganlığı apaçık ortadaydı, dolayısıyla onun oyununa gelmemek bizim için kolay oldu. Ne var ki bazıları da, kendilerini kurban gibi gösterip, yaşamın adaletsizliklerinden yakındıklarında, bizim kendilerine figuranlık etmemizi isterler.Onları onaylamamızı, düşüncelerine katılmamızı isterler. Dikkat et! Böyle bir oyuna katıldığımızda her zaman zararlı çıkarız."

" O zamana kadar olmayı sürdürdüğüm kadına bakıyordum karşıdan: Zayıf, ama güçlü olduğu izlenimini vermeye çalışan bir kadın. Her şeyden korkan, buna karşın bu duygunun korku değil, gerçeği bilen birinin bilgeliği olduğunu söyleyen bir kadın. Eski mobilyaları parlaklığını yitirmesin diye, güneşin neşesinin süzüldüğü pencerelerine duvar ören biri.

...Aşk her zaman yenidir. Yaşamımızda bir kez, iki kez, on kez sevmiş olmamızın önemi yok- kendimizi her zaman bir bilinmezle karşı karşıya buluruz..."

6 Ekim 2010 Çarşamba

bağışlamak durağından bir önceki

Az sonra benim için "teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta" diye bağıran bir yazı okuyacaksınız. Ben önceden uyarayım da, sonra imamın bir dediğine bak, bir de yaptığına demeyin. Diyeceğim o ki doğruluklarını bildiğim halde aşağıda yazdıklarımı ben kendime belletemedim. İnsan zihni böyle bir şey işte, özellikle anlık kararlara meyilli bir insansanız sizi geçmişten kalma korku ve diğer bilumum duygu tortusu yönlendirir. Tüm o zihin çıkarımları, düşünmeler vs. nasıl karar verdiğinizi göz önünde bulundurmadığınız müddetçe bir işe yaramıyor. Karar aşamasında insan kendini dürtmeli, "Aha, yine aynı hatayı yapıyorum." diye. Ve bilinci devreye sokmalı. Bu yüzden bilinç üstüme bir iki egzersiz yaptırayım ben şimdi.

"İnsanlar düşünmekten kaçarlar.". Bu cümleyi birçok kez duydum, ama hiç üzerime alınmadım. Ben düşünüyordum kendime göre. Zannediyordum ki "Doğru mu yaptım, yanlış mı?" diye kendini buhranlara sokmak tefekkürdür. Daaaaaaaat! Yanlış, hiç de öyle değil. Benim düşündüğümü, düşünebildiğimi düşünmem gerek. Yani ne zaman düşünmem gerektiğini kestirmem gerek ve  bunu nasıl yapmam gerektiğini. Şöyle ki bir hata yaptıktan sonra, kendimi pişmanlığa ve bu hatanın mükemmeliyetçiliğimin üzerinde bıraktığı kara lekenin nasıl iğrenç durduğu fikrine kaptırmam düşünmek değil. İnsanın yetisi zaten burada kendini göstermeli. Ben içine düştüğüm fikir ve duygu çukurunu görüp, bunu yönetmeliyim. "Heeeey!", demeliyim kendime. "Bi sorun varsa çözeriz, ama bu ölmek üzereyim hissiyatı da ne oluyor?"

Şimdi ben bakıyorum geçmişe, yok etmek istediğim birçok hata. Başka türlü olabilir miydi? Evet, ama ben ben olmasaydım ancak başka türlüsü mümkündü. Zaaflarım, korkularım farklı olsaydı o hatalar olmazdı. Ama öyle bir şık yoktu ki. Bazen insan hatalarından ve kendinden öyle iğrenir ki daha fazla hata yaparak cezalandırır kendini. Ya da battıysa daha da batmak ister, sanki dibe çarpacak ve o an kendi hayatının büyük patlaması gerçekleşecek, yeni kendilik evreni yaratılacaktır. Ama öyle olmaz, eskilerin dediği gibi beterin beteri hep vardır ve bu yüzden bir yere ulaşacağını sanıp daha da batırırken insan kendini sadece yüzeyden biraz daha uzaklaşmış olur. Sanırım bu söylediklerimin benzerlerini Ece Temelkuran depresyon için söylemişti. Belki de zihnimizin genel bir eğilimi bu.

Bu yazının bir bütünlüğü yok. Ne fikir şeması, ne bir şeyler söyleme çabası. Sadece kendime yardım etmeye çalışıyorum. Pişmanlıklarım arasından bir yol açmak ve geleceğime yürümek istiyorum. Zihnime bir bahçıvan olmak, onu tüm yabani otlardan temizlemek istiyorum. Geçmişe takılmadan, "Karar ver ve yürü!" demek istiyorum kendime. "Sürekli yürü, çünkü hayat durmuyor ve ben aynı hizada kalmak istiyorum onunla yol üzerinde.". O yüzden "bağışlamak", bunu öğrenmem gerekiyor.

Her neyse, bu da böyle bir yazıydı işte...

2 Ekim 2010 Cumartesi

Leyl-i Veda

    Bazen bir gece veyahut bir gün ya da birkaç saat hayatımızın akışından çekip çıkarır bizi. Bir süreliğine sanki dünyadan alınır ve evrenin başka bir köşesine konuluruz. Bilincimizde ne geçmişten bir kırıntı vardır, ne de geleceğin sorgusu. Öyle kendimizi dünyadan çoook uzaklarda daha bir kendimiz olarak buluruz. Ve genellikle bize ayrılan süre bir rüyadan uyanır gibi aniden dolar ve yine mutlu bir rüyaya geri dönmek için çırpınır gibi çabalarız o anlara dönmeye. Yapamayız. Ama bir şey kalır o anlardan, bir his...Sanki böyle bir kez ruhumuz genişlemiş, genişlemiş sonsuza ermiş gibi. Sanki bedenimiz yok olsa bile, o genişleyen ruh hiç kaybolmayacak gibi. Sanki zaman boyutuyla ruhumuz kesişiyormuş, tek bir an tüm anlarmış gibi.
  
   İşte böyle bir deneyimden sonra, nasıl yazıya dökerim diye düşündüm bu hissettiklerimi. Birkaç deneme yaptım, içime sinmedi. Ben istedim şöyle hap gibi bir yazı olsun, içen o ruhun sonsuzlaşması hissini anlasın, beceremedim. Ama yazılmışı varmış. Ben en iyisi çok konuşmayıp, sözü Tevfik Fikret'e bırakayım*:
LEYL-İ VEDA

Ooh, gel... Ruh-i tabiat gibi mahmur ü hamuş
             Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, bi-huş...
Kim bilir, belki de son leyle-i sevdamızdır;
Bunda her lahza biraz ömr-i saadet sayılır!

Ooh, bak dalgaların cezbe-i safiyyetine;
Sanki bir hamle-i sevdaya açık bir sine.

O kadar rakid ü sakit, o kadar müstağrak,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak!

Ooh, gel gel, bu hafa-gaha beraber gidelim;
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.

Bir siyah kuş gibi amade-i pervaz ü firar
            Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar...
Kim bilir, belki de son lahza-i sevdamızdır;
Hoş geçen her dem-i sevda ebediyyet sayılır.

Ahmet Muhip Dıranas Çevirisi:

VEDA GECESİ

Gel, tabiatte olan ruh gibi mahmur, suskun
             Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, baygın...
Kim bilir belki de son aşk gecemizdir bu gece;
Bunda her anı biraz mutlu ömür saymalıdır.

Ooh, bak dalgaların tertemiz istemlerine
Sanki birden koşacak aşka açılmış kollar.

Öyle durgun, o kadar sessiz, o denli dalgın,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak.

Ooh, gel, gel de, bu sığ'nak yere birlikte gidip
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.

Bir siyah kuş gibi hep kaçmaya fırsat arayan
           Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar...
Kim bilir, belki de son anlarıdır aşkımızın;
Hoş geçen her demi aşkın ebedilik sayılır.

* Adam Yayınları, T. Fikret, Kırık Saz.