31 Ağustos 2011 Çarşamba

Kızlar Okula mı, Kocaya mı?

Annemin köydeki dayısı iki gün önce vefat etti. Bu gece onun Tebarekesi`ne gittik ailecek. Dualar bittiğinde dayının 12 yaşındaki torununun yanına gittim. Annesi de oradaydı, "Okusun çok istiyorum." dedi. Ben de oturduğumuz süre boyunca motive etmeye çalıştım onu, çok zor gelmedi, kendisi de bir hayli istekli olduğundan. Ama yine de endişeliyim. Ben İstanbul`a basıp gittikten sonra, bir dönüp de onu lise terk bulmaktan ya da buraların deyimiyle kocaya kaçtığını duymaktan korkuyorum. Şimdi düzgün bir ev ve güzel bir araba hayalini kuruyor gelecek için. Ama nasıl elde edeceğini bilmiyor bunları, ne olacağını bilmiyor, ne iş yapabileceğini, düzgün bir işi olması için hangi okulu bitirmesi gerektiğini. Aslında pek çok şey bilmiyor okumaya dair. Sıkıntı şu ki aileler de bilmiyor. Anadolu lisesini bilmiyor, bir meslek sahibi olabilmek için başka hangi liselere gidebilir bilmiyor. Bu anne-baba çocuğunu nasıl yönlendirecek? Türkiye kim bilir kaç köyde, kaç çocuğunu yitiriyor böyle? Çocuklarına, gençlerine, vatandaşlarına sahip çıkmayan bir devletin anlamı var mı? Her şey çok farklı olabilecekken kötü oluyor, insanlar kendilerine bir hayat yaratamadan veda ediyorlar hayata.

Ne yapabilirim diye düşünüyorum, ama o kadar sık karşılaşıyorum ki bu durumla. Kuzenlerimde, uzak akrabalarda, komşularda...Aileler o kadar habersiz ki eğitim-öğretim işlerinin nasıl yürüdüğünden. Ben kaç kişiye yol gösterebilirim? Belki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği`ne ya da TEGV`e yazmalı bunu. Birilerinin velilere ulaşması gerekiyor. (Zaten çok şey bilmeyen velilerin kafası sürekli değişen sistemle daha bir allak bullak!) Tüm aile, tüm ülke eğitime ihtiyacımız var. Biz "Eğitim şart!"ı bile tiye almayı başardık, ama esaslı bir eğitim seferberliği gerekiyor daha iyi bir ülke için. Peki neden başlamıyoruz bir an önce? İşte bunu bilmiyorum... Aslında ülkenin dümeninde olanlara sesimizi duyurmamız lazım, yüzeysel gündem tartışmaları değil; TC vatandaşları nasıl kaliteli yaşamlara kavuşurlar, ona dair fikir yürütmeleri istediğimize dair.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Zihnimde K(Y)azı Çalışmaları

Kelimeler yalnızca sana mı ait sanıyorsun, sırf onları daha uzun süredir tanıyorsun diye benden?

Kendimi bırakmak istiyorum evet. Tüm varlığımı evrene salıvermek ve ne olacağını izlemek. Ama bırakamıyor ki insan kendini. Çünkü bırakınca hiçbir şey olmuyor. Hiçbir sürpriz yapmıyor evren ve zaten az olan zamanımın daha da hızlı tükendiği gibi bir yanılsama yaratıyor üzerimde.

Liseden kalma bir dosyamı karıştırdım geçenlerde. B.’nun yazdığı mektupları buldum onca kağıt arasından. Tanrım, ne çok yazmışız. Hatırlıyorum neredeyse her ders yazıştığımızı ve genelde ne kadar sıkıldığımızı ve hayatın bize iyi davranmadığını dile getirişimizi bu mektuplarda.

Cümleler kuracağım. Cümleler ya da başkalarının cümlelerinin zihnimde bıraktığı tortular... Bunları tüketene kadar yazacağım, yazacağım, yazacağım. Ve sanki tüm yüzeysel, papağan cümlelerimi bitirdikten sonra ancak benim cümlelerim gelecek.

Bazı insanlarla konuşmayı çok seviyorum. Saatlerce konuşabileceğim insanları seviyorum tersinden de bakarsak. Geçenlerde “Hangi tavrın bana ait olduğunu bilmiyorum.” gibi bir cümle kurdum M’ya. Çünkü sanki çocukluğumda zihnime yerleşmiş korkular, başkalarından kalma doğru ve yanlışlar; şu anki bana ait değilmiş gibi bir algım var (Onlardan kendimi arındırmam, kurtarmam gerekiyormuş gibi). Çok nadir oluyor, çünkü kendi kendini fazla beğenen bir zihnim var, ama M “Tamam da, o kadar zamandır deneyimlediğin şey zaten senin parçan olmuştur.” dediğinde kalakaldım. Ben çelişkilerim miyim biraz da geçmişten getirdiğim, yoksa çelişkilerimi çözümlediğimde mi gerçek ben ortaya çıkacak? Belki gerçek ben diye bir şey de yok. Sürekli yıkılıp tekrar yapılan bir ben var. Devamlı yarattığım bir ben, sonra vazgeçtiğim ve tekrar başka bir şekilde yarattığım… Bu yüzden belki de çelişkilerim yalnızca bir benin parçası, ama kim bilir belki de yarınki benin değil. Bu kadar keskin bir yok oluş olmayabilir de tabi, belki doğanın geçirdiğine benzer bir evrim benim benliğim için de geçerlidir, eğer öyleyse muhtemelen sizinki için de J.

28 Ağustos 2011 Pazar

Barış Üzerine

Barış...
Huzur...
Yaşama sevinci...
Mutluluk...

Bu dört kelimeyi okurken bile üzerinize bir sakinlik, ılık bir his çökmedi mi; tatlı renkler yerleşmedi mi zihninize?

Savaş...
Çatışma...
Bezginlik...
Mutsuzluk...

Peki ya bunlar, bu çirkin dörtlü; bol siyahlı, grili, dikenli telli bir resim getirmedi mi aklınıza? Parçalanan insan bedenleri ve kan...

Her gün, her an istiyorum ki hayatın hakkını vereyim (verelim). İlk yazdığım dörtlü hakim olsun hayatım(ız)a, tabi bir de sevgi. Belki unuttuğum daha nice güzellik... Neşe rüzgarımı(zı) sürdürebileyim (sürdürebilelim) istiyorum. Az çok beceriyorum da. Ama insan kendinden ibaret değil ki. Ailesi var, dostları var, komşuları, şehri ve ülkesi var, dünyası var... Ve üniversiteden bir hocamın dediği gibi, hayat zaten sadece insanlarla var. Peki ama ben güzel duyguları yaşarken, çirkin dörtlüyü yaşayanlar; savaşa, çatışmaya, bezginliğe, mutsuzluğa maruz kalanlar... Bunları duyan ben, görmesem de nasıl devam edeyim neşeli kalmaya, mutlu kalmaya... Nasıl devam edeyim, şık döşenmiş bir kahvede içtiğimden zevk almaya, kendime bir gelecek planı yapmaya nasıl devam edeyim yaşıtlarım ölürken; güzel, renkli kıyafetler nasıl giyeyim, nasıl ilk kez topuklu ayakkabı giydim diye mutlu olayım? Hayatı ufak ayrıntılar güzelleştiriyorsa, ben nasıl suçluluk duymadan bu ayrıntılarla mutlu olayım? Bilirken hayat bu değil, en azından herkese bana göründüğü gibi değil.

Barış... Anlamakta güçlük çekiyorum. Düpedüz anlamıyorum aslında. Kim, ne istiyor? Herkes barışın peşinde hesapta. Ama kimse de kimseyi inandıramıyor barışı istediğine. Değmez arkadaş, değmez bunu görmek çok mu zor? Ölmeye değmez. Öldürmeye hiç değmez! Neden ölelim ya, dolu bir yaşamak diğer şıkken? Neden nefret edelim, birbirimizi başka hikayelerde sevecekken? Etmeyelim, ölmeyelim... Ama nasıl çıkalım bu işin içinden?