31 Mayıs 2011 Salı

Masumiyet Müzesi'nden Neler Kaldı?


Kitapla ilgili olumsuz duygularımla başlayayım yazmaya. (Nobel ödüllü bi yazarı eleştirmenin 23 yaşındaki benim haddim olmadığını düşünenler olabilir, ama bu benim pencerem, benim algım, banane:)...) Beş yüz seksen altı sayfaya gerek var mıydı bu kitabın şu an neyse o olması için? Ben daha kolay bi dil isterdim yazar olsam, daha öz bi öykü. Görmezden geldiğim tespitler mi var bunları yazarken? Yooo, aslında Türk erkeği genellemeleri gayet gerçekçi ve yerindeydi. Tıpkı bekareti aşmaya çalışan "modern" kadınlarda olduğu gibi. Kadın deyince, ben anlamadım Füsun kimdi? Ne istedi Füsun?Neden ölüme attı kendini?

Bir de ben yazar olsam dedim ya, ben daha iç açıcı şeyler yazmak isterdim. Bu kitap her ne kadar Kemal Bey mutlu bi hayat yaşamış olduğunu söylese de, benim içimi kararttı.

Ama kendime dair çıkarımlarımla iç içe geçti bazı satırlar. Ben günlük tutarken bazen sayfalara bilet, foto, dergilerden kesilmiş bi resim, yaprak vs. yapıştırıyorum, ama erteliyorum bazen de bunu. Sonra defterin arasında, orada burada derken kayboluyorlar. Daha çok yapmak istediğime karar verdim bunu. Sonra aşk algımı sorguladım, aşık olabilirliğimi... Ne kadar uzak hissetsem de yeni neslin ne kadar parçası olduğumu hissettim. Hep en mühim biziz artık, bizim hayatlarımız... Başka birinin yitiminin tüm hayatımızı, çok kıymetli hayatımızı değiştirmesi ne düşük bi ihtimal. Çünkü hepimiz içten içe aptalca buluyoruz "fırsatları kaçırmayı". Biz her şeyi yakalamak istiyoruz, her anı, her tecrübeyi yaşamak. En önemli şey yaşamımız, ama sanki bu yaşamın içini boşaltan, onu renksizleştiren bi şey. Yaşamın bileşenlerini önemsemeden kendisini önemsemek, sanal bi algı sanki.

Kitabın bana olumlu gelen tarafı zihnimde tetiklediği bu sorgulamalar. Bir de aşağıda aktaracağım favori satırlar ve alıntılamaya üşendiğim nicesi...

Ama not alınmış satırları aktarmadan şunu da söyleyeyim, Orhan Pamuk'u bir yabancı gibi okuyorum sanki. Belki Türk toplumuna dışarıdan bakmasıyla ilgili bi durum bu, belki iyi bi gözlemci olmasıyla. Ama sanki parçası olduğu bi şeyi anlatıyor gibi gelmiyor bana. Bilmem ifade edebildim mi? Bazen sanki batıya yazıyormuş gibi hissettirdi bana, belki dünyanın diğer kısımları çok fazla geçmediğinden romanda. Her neyse alıntılara geçeyim ben en iyisi ve uzuuuun bi süre bekleyeyim bi Orhan Pamuk kitabı daha okumak için.

Tabi ki şu cümle: "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

"Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez."
"Bir insanın, başka fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı kişiyle sevişmek istemesine, bu mutluluk verici duyguya aşk denirdi."
"Oğlum, bir kadına, zamanında, iş işten geçmeden iyi davranmayı bilmek lazım."
"Böyle durumlarda sözler değil, tavırlar, acımızın hakikiliği hatta gücü değil, çevredeki havaya uyum yeteneğimiz önemlidir."
" 'Her akıllı insan hayatın güzel bi şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir.' dedi babam üç güzel kızı seyrederken. 'Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?' "
"Hayat sanki benden uzaklaşmış, o güne kadar hissettiğim gücünü ve rengini kaybetmiş, eşyalar bir zamanlar hissettiğim (ve hissettiğimin de ne yazık ki farkına varmadığım) güçlerini ve hakikiliklerini yitirmişlerdi."
"Çünkü benim dünyamda yaşayan ve benim durumuma düşen Türk erkeklerinin çoğu gibi ben de, delice aşık olduğum kadının aklından neler geçirdiğini, onun hayallerinin ne olduğunu anlamak yerine, onun hakkında hayaller kuruyordum yalnızca."
Eee, sıradaki kitap ne olsa ki?

19 Mayıs 2011 Perşembe

12 Temmuz 2009 Tarihli Bi Yazı

Bugün bambaşka bir odada başladım güne. Farklı bir pencereden, ilk kez gördüğüm bir manzaraya baktım. Güneş doğalı epey vakit geçmişti. Ahşap pencerenin kenarına sığmaya çalıştım. Güneşe çevirip yüzümü, gözlerimi kapattım. Isındım. Kendimi düşündüm. İlk kez konuştuğu bir insanı yakın bulunca, hani kırk yıllık dostmuş gibi muhabbet edince şaşkınlıkla karışık bir sevinç duyar ya insan, haftalar sonra karşılaştığım kendimle ilgili ben bunları hissettim.

Biyografileri sevdim hep. "Bir Dinazorun Anıları"nı da "Adı: Aylin"i de orta okulda okudum. Belki yaşlılık ve hayatın sonu fikrini zihnimde erken oluşturmamdan, geriye bakacağım bir gün olacakmış gibi geldi hep. Belki sallanan bir koltukta oturup, eski fotoğraflarla ve günlüklerle bugünü düşüneceğim. O yüzden annem torunların için aşk yaşayacaksın diye küçümsedi hep, ama ben gerçek bir yaşam bırakmak istedim. Satırlara, fotoğraflara, yaşadığım yerlere, insanlara... Yapamadım. Kaçtım çünkü kendimden, kendimin bu olduğu gerçeğinden. Tıpkı Jacob'un boyunun benden kısa olmasından kaçtığım gibi kaçtım. Ne yalancı bir ölümdü bu kaçış, ne yalancı bir varoluştu bu yaşayış.

Beş Sene Öncesinden Bir Yazı

İşte tam orada karşımda duran kişi Bir başkası olsaydı
Beni yanına çağıran başka biri olsaydı
Tereddütsüz giderdim
Gider miydim?

daha iyi

gel yanıma gir koynuma hangi oje yakışmaz ki kız sana
Haziranın son gecelerinden biri... Küçük bir salonda gece yarısını çoktan geçmesine rağmen uyuyamamış bir kadın ve bir erkek. Dışarıdan bakınca harika bir hikaye oluşturmaya yeter bir görüntüleri var. Ama hayır, durum hiç de sanıldığı gibi değil.

                                                               Biz kadın bir kadın ve bir erkek değiliz
                                                               Biz "biz" olarak sadece arkadaş sıfatını doldurabiliriz.

   Kadın oyunlar oynamayı seviyor. Küçük aşk oyunlarını ve aklından türlü senaryolar yazmayı... Bazen yanlış kahramanlar ekliyor bu oyunlara. Üzülüyor. Ama hiç tükenmiyor aklındaki replikler.
   Erkek kızgın... Ama hikayemizdeki kadınla ilgisi yok kızgınlığının. öfkesinin. İntikam planları yapıyor içinden. Ve bunun için kadını kullanmak niyetinde.
   İkisi de ayrı dünyalar yaşat döndürüyorlar zihinlerinde. Ama Yine de konuşuyorlar kısık sesleriyle seste  seslerini alçalt kısmaya gayret edip. Kadın susturmaya çalışıyor erkeği. Bir türlü dikkatini veremediği filme yöneltiyor ilgisini. Bu sayede rafa kaldırıyor senaryoları. Ama hayır, erkek durmuyor ve senaryolar tekrar tekrar yazılıyor.
   Kadın kızmak zorunda. Evet, tam şimdi, şu anda erkek bu sözleri sarfederken... kendine güveni duyduğu güvenini   Kadın kızıyor. Ne kadarı gerçek öfkesinin kendi de bilmiyor. Hayır, neden bilmesin? Kızdı, çok Sinirlendi kadın. Ama hayır, erkeğe değil, kendine, en çok kendine.
   Ve gece tuzla buz oluyor bir serzenişle. Erkek kadını yanında tutabileceği başka bir bahane bulamıyor. Kadın arkasına bakmıyor. Koridorda ilerlerken oyunun sonuna gelmeyişlerine seviniyor. Erkek avını elinden kaçırmış bir aslan gibi kızgın, bir yandan da yavaş yavaş sezinlemeye başladığı oyunu bitirmemiş olmaktan haz duyuyor.


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Madem ki Grand Design Dedim...

Guardian'ın twitter adresinde rastladım S. Hawking kısa bir röportaj vermiş, kitapla (Grand Design) ilgili de Stephen Hawking'in hayata genel bakış açısıyla ilgili de iyi bi özet olabilir.

http://www.guardian.co.uk/science/2011/may/15/stephen-hawking-interview-there-is-no-heaven?CMP=twt_fd

 Adres budur:). Dileyen okusun.

10 Mayıs 2011 Salı

The Grand Design'dan Neler Kaldı?


Yok, yok ben bu kitabı anlatamam! Sadece okunması gerekenler listesinde olmalı onu söyleyeyim, bence tabi:). Özellikle uzayla, neden burada olduğumuzla ilgili sorularınız varsa. Hem bugünlerde de NASA'nın deneyi ve Einstein bu kadar konuşuluyorken iyi bir özetin yerine geçebilir fizik biliminin gelişimiyle ilgili. Çünkü kitap, evreni (evrenleri mi desem acaba:)) anlama serüvenini en başından almış. Ve biz fiziğe uzaktan, hafifçe de ürkerek bakanlar için bile uygun bi dille anlatılmış. 
Ha bir de kitap "Tanrı var mı?" tartışmalarını tetiklemiş ve dini çevrelerden epey tepki almıştı. Evrenin hiçten oluşabileceğini ve tanrı ya da bir yaratıcının evrenin oluşumunu açıklamak için gerekmediğini savunduğu için. Okuması da sizden, yorumu da...

Ne Yapmaya Karar Verdim?:
Elimdeki Steven Weinberg kitaplarını okuyacağım (İlk Üç Dakika, Atomaltı Parçacıklar)
Stephen Hawking'in diğer kitaplarını da
Bir de bulduğum belgeselleri izleyeceğim bu konuda.

6 Mayıs 2011 Cuma

Bir Şarkı Neler Yapar İnsanın Halet-i Ruhiyesine?

Şu Yeni Türkü şarkısının sözleri bildiğin sarsıyor beni:

İncitmeden hüzünle
Okşuyorum anıları
Nasıl da gençtim
Kaygısız ve şehvetli
Gece kaçamakları
Gizli buluşmalardan
Vaktim yoktu sanki
Saymaya aşkları

Yıllar sonra şimdi
Anlıyorum o çocuğu
Bir yaz akşamı
Kucağımda ağlayan
Okşayıp altın saçlarını
Gülüvermiştim

Meğer gülüp geçmişim
Aşkın yanından

Sonradan vurur dehşeti
Yiten şeylerin
Bedeli işlediğin her cinayetin
Bakarsın kalmamış sana
Ağlayacak kucak
Meğer gülüp geçmişin
Aşkın yanından

Şimdi o kederli akşam
Çökerken üstüme
Hayatım akıp
Gidiyor ellerimden
Bir yaz akşamı
O çocuğun saçları gibi

5 Mayıs 2011 Perşembe

Facebook Notlarımdan Çalma

19 Ağustos 2010 Perşembe, 10:01 tarihinde Burçin Acar tarafından eklendi:)

Yirmi beş yaşındaydım, ruhumun karmaşasını tam olarak idrak ettiğimde. Gözlerinde kocaman bir soru işaretiyle bir çocuk geçmişti karşıma, merakla bekliyordu bu kaos içinde ne yapacağımı. Ah o bakışlarındaki bilmezlik ifadesi...
Kaçırdım gözlerimi çok uzun bir süre. Neden sonra ki anladım; onunla konuşmadan, gözlerindeki soru işaretini yok etmeden bana huzur yoktu. Önce kırılgan bir küstahlıkla sordum: "Neyi bilmek istiyorsun?". Bir cevap gelmedi. Tekrar tekrar yineledim bu soruyu gözlerine bir kez daha bakamadan. Ve o tekrar tekrar sustu. Konuşmaya, tahmin etmeye çalıştım bu kez. Mutlu değil miydi, bir eğlence mi arıyordu kendine, yoksa dizine yatacağı birini mi?.. Sorularımın hiçbirine yanıt vermedi.
Hani bazen insan bi şeye çok önem verir ama ona yaklaşmaya cesaret edemediğinden, çok alakasız, saçma sapan şeyler yaparken bulur ya kendini; durumum aynen böyleydi. Ona yaklaşmak istiyor ama aramızdaki mesafeyi kaldırmak için hiçbir şey yapamıyordum. Onun merkezde olduğu bir çember haline gelmişti hayatım ve ben bu çember üzerinde dönüp duruyordum.Bunu fark edince harekete geçmeye karar verdim, onu memnun etmek için çırpındım durdum. Dans ettim, insanlarla konuştum, şen şakrak biriymişim gibi davrandım ve daha neler neler! İşte tüm bu çabalar bugüne dek sürdü.İlk başta saatler vardı çırpındığım, ve sonra günler...Haftalar, aylar derken yıllar geçti şaşırtıcı ve ürkütücü bir hızla. Ama bugün nasıl olduğunu anlamasam da geçtim karşısına oturdum. Gözlerimi diktim gözlerine. Ve biliyordum artık gözlerindeki o soru işaretinden önce gelen cümleyi.  Öylece belirivermişti zihnimde. Benim ona sorduğumu, o bana soruyordu aslında: "Ne istiyorsun?"
Soru ilk bakışta çok basit geldi; mutlu, renkli, dolu bir yaşam işte, istediğim bu. Ben de öyle söyledim. "Sen de biliyorsun." diye ekledim, "Kendimi gerçekleştirmek istiyorum bu hayatta." Uzun zaman sonra ilk kez karşılık verdi bana, dedi ki: " Ben de sana tam olarak bunu soruyorum sen nasıl bi  şeysin, ne olursa gerçekleşmiş olacaksın? Gerçekten  ne yapmak istiyorsun?" Sözlerindeki ciddiyetle masum yüzü çelişiyordu. Aşinası olmadığım bir şey vardı bakışlarında, endişe mi? Belki de o kadar zamandır göz göze gelmiyorduk ki, unutmuştum sadece.
"Biliyorsun." dedi, "Seninle varım ben. O yüzden senin kendini var etmen benim için hayati bir mesele. Ama sen de biliyorsun ki benim elimden konuşmaktan fazlası gelmez. Beni çok kırdın, aşağıladın. Utandın benden. Gün geçtikçe ıradın. Hapsettin beni, gün ışığı göstermedin. Şimdi ise aramızdaki uzaklık seni ürkütüyor."
Evet, korkuyordum. Herkesin bir ruhu vardı.  İster bi duygu-düşünce yumağı olsun, ister tüm evreni kaplayan bi ışık, ister peri kılıklı bi varlık, her insanın benliğini atfettiği bir ruhu vardı. Ve benim ruhum işte bu küskün çocuktu, kimi zaman bir kız, kimi zaman bir erkek. Ama işte ona çocuk olma duygusunun verdiği keyfi yaşatamadım. Sürekli azarladım, zannettim ki tüm ruhlar yüksekti, bir tek o aşağıda kalmıştı. En ufak hatasından utanır oldum zamanla. Bu öyle bir şey ki, bir kez bu hisse kapıldığında kendini alamazsan, bir çığ gibi büyüyor zamanla ve yavaş yavaş eziliyor ruhun, yok olma noktasına kadar. İşte bugün tepedeki bir çok evi yıkıp götürmüş çığ, daha fazla zarar vermesin diye ruhuma, önüne geçtim. "En kötü ihtimal ben de yıkılırım, ama onunla birlikte." diyerek. Çünkü bugün biliyorum bu dünyada bir tek o ve ben varız. İnsan her zaman iyi bir yoldaş bulacak kadar şanslı olmuyor. Ama bir ruh kıvılcımı doğar doğmaz yerleşiyor içimize ve düşüncelerimiz, seçimlerimiz nasıl hayatımız oluyorsa, ruhumuza da şekil veriyor,esnetiyor, büküyorlar. İşte ben öyle seçimler yaptım ki bir zamanların ayrılmaz ikilisi, gün geçtikçe uzaklaştık birbirimizden ve en sonunda depresif bi çocuk oldu çıktı ruhum. Ama evet, bugün korkuyorum, onsuz bi hayattan korkuyorum. İçinde yaşamak olmayan bir hayattan korkuyorum. Ve bugün ben artık cevabımı biliyorum, söylüyorum ona da "Seni seviyorum, yanımda istiyorum ve ancak senin varlığınla dolar bi hayat, ancak o zaman renklenir.Affet beni tüm yaptıklarım için." Ve işte belleğimin derinliklerinden tanıdık bi sahne, bana yeniden gülümsüyor mu ne?